Tunus

Bir gelin beyazdır, bir de TUNUS

Üzerinde yaşadığımız dünyanın size düşen parçasının yani yaşadığınız bölümünün üzerini örten bir kubbe düşünün. Kubbenin çapı yaşadığınız ülke, il, ilçe, mahalle veya sokak ile sınırlıdır. Her birimizin dünyası, gidebildiğimiz mesafelerle belirlenmektedir. Ne yazık ki “Orada bir köy var uzakta” diye başlayan çocuk şarkısındaki gibi olmuyor. Gitmediğimiz, görmediğimiz köy bizim dünyamızı genişletmiyor.

Baş rolünde ünlü oyuncu Jim Carrey’in oynadığı “The Truman Show” filmini görenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Hepimiz, kendimize has bir kubbenin altında doğuyor, yaşıyor ve ölüyoruz. Yaşamımız boyunca yaptığımız her yolculuk bu kubbeyi büyütüyor ve dünyamızı genişleterek daha büyük bir alanda yaşamamızı, adeta daha rahat nefes almamızı sağlıyor.

Bu gözle baktığımda, yerinde duramayan, sürekli yolculuklara çıkan gezgin, seyyah gibi sıfatlar taktığımız insanları daha iyi anlamaya başlıyorum. Bu insanların tek çabalarının, altında yaşadıkları kubbeyi büyütmek olduğunu geç de olsa anladım. Bu insanlar biliyorlar ki, yaptıkları her yolculuk nefes aldıkları alanı genişletmekte, dünyalarını büyütmektedir. Yani, bu yolculuklar, yolculuğu yapan kişiye özgür olduğunu hissettirmektedir.

İstanbul Atatürk havalimanından bindiğimiz Türk Hava yolları uçağının havalandığı andan itibaren kafamın içinde uçuşan bu fikirlerle Tunus Cumhuriyeti’nin başkenti Tunus’taki Kartaca (Carthage) Havaalanına iniyoruz. Aylardan şubat. İstanbul, oldukça soğuk ve her şeyin gri göründüğü günlerinden birini daha yaşıyordu.

 

 

TUNUS (58)

 

 

Vize olmadığı için ülkeye giriş işlemleri oldukça çabuk bitiyor. Dışarı çıktığımızda bizi pırıl pırıl parlayan Afrika güneşi karşılıyor . Hava sıcaklığı yirmi derece civarında, şahane bir bahar havası sanki. Her ülkede olduğu gibi geleneksel taksi pazarlığımızı yapıp, yirmi dolara anlaşıp yola çıkıyoruz. Yaklaşık yarım saat yolculuktan sonra Habib Burgiba bulvarındaki otelimize geliyoruz.

 

 

TUNUS (4)

 

 

Atatürk’ümüze hayranlığı ile bilinen, modern Tunus ‘un kurucusu Habib Burgiba’dan söz etmeden geçmek olmaz. Atatürk için, “O’nun ölmez eseri, egemenliklerini elde etmiş milletlerin kaderlerine hükmedenler için ışıklı bir örnek ve bir ilham kaynağı olarak kalacaktır” diyen Habib Burgiba, her fırsatta Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk devrimini örnek aldığını açıklayan bir devlet adamıdır. 1957 Yılında ülkesini bağımsızlığına kavuşturuncaya kadar uğraşan ve bunu başaran modern Tunus’un kurucusudur. “İslami yönetim” ve “dışarıdan kontrol edilen köktendinci çabalara” karşı ülkesini korumuş, ülkesindeki aşırı İslamcı akımları destekleyen Sudan’la ilişkisini askıya alarak, laikliğin kalesi haline getirmiştir. 2011 Yılında yaşanan Arap baharına kadar ülkenin devlet başkanı olan ve Habib Burgiba’nın sağ kolu konumundaki yardımcısı Zeynel Abidin Bin Ali tarafından başkanlıktan indirilerek, ölünceye kadar gözetim altında tutulmuştur. Zeynel Abidin Bin Ali, daha sonraları yirmi üç yıl ülkeyi bir diktatör gibi yönetmiş, kökten dincilere verdiği tavizler bile 2011 yılındaki halk isyanında koltuğundan indirilmesini engelleyememişti. Şimdi, canını zor kurtararak sığındığı Suudi Arabistan’da bir kaçak olarak yaşamaya devam etmektedir.

 

 

Küçük-kapak

 

 

Eşyalarımızı odalarımıza bırakıp, kendimizi sokağa atıyoruz. İşte Tunus’tayız. Sahra çölünün Akdeniz’e açılan ucu, nam-ı diğer yasemin kokulu Tunus.
Batı ile doğu kültürlerini harmanlamış, Arap ve kuzey Afrika halklarının karışımı egzotik bir ülkedeyiz. On milyon alt yüz bin nüfusu var. Bin iki yüz kilometre uzunluğundaki sahil şeridi turizm için önemli bir kapı açmış. Nüfusun yüzde doksan sekizi Arap, yüzde birden biraz fazlası da Batılıların “Barbar” kelimesinden üreterek isim haline getirdikleri “Berberi” topluluğu. Berberiler, genellikle kırsal kesimde ve çölde yaşıyorlar. Berberice denilen bir dil konuşuyorlar. Fas, Tunus, Libya ve Gine’ye kadar yayılmış olan Berberilerin toplam nüfuslarının yaklaşık altmış milyon olduğu tahmin ediliyor. Kuzey Afrika’nın bilinen en eski halklarından olan Berberilerin büyük bir kısmı göçebe olarak yaşıyor ve deve yetiştiriciliği yapıyorlar. Yerleşik düzene geçenler ise genellikle şehirlerin dışındaki mahallelerde yaşıyorlar. İslamiyet öncesi, peygamberi, kitabı, din adamları ve tapınakları olmayan sadece ruhların varlığına inanan bir inanış olan “Animizm” yaygın iken, artık neredeyse tamamı müslüman olarak yaşamlarını sürdürüyor. Doğrusu, daha sonraları gitme olanağı bulduğum Kuzey kutbunda ren geyiği yetiştirerek yaşamlarını sürdüren Sami topluluğunun da Animist olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım.

 

 

TUNUS (45)

 

 

Berberiler, tarih boyunca Roma, Kartaca ve Finikelilerden oldukça etkilenerek bu gün kullandıkları, İbraniceye benzer bir dil ortaya çıkarmışlar. Yedinci yüzyıldan itibaren İslamiyeti seçen bu halkın, Arap baharına kadar otlaklar ve toprak üzerinde özel mülkiyet olmadığı için kura ile dağıtılan toprakları sıra ile kullanabilmekteymişler. Daha düne kadar “Fallahin” dedikleri topraksız Berberiler ise başkalarının topraklarını üründen alacakları yüzde yirmi pay karşılığı ekip biçerek geçinmeye çalışıyorlar.

 

 

TUNUS (55)

 

1571 Yılından 1881 yılına kadar, üç yüz on yıl Osmanlı idaresinde kalan Tunus’ta, Osmanlı izi bulmak için oldukça fazla çaba harcamanız gerekiyor. Gelgelelim, kırk yıl kadar Fransız idaresinde kalan bu ülkede sokak tabelalarına kadar her şeyin Fransızca olması ilginç. Aramama rağmen Türkçe bilen birini bulamazken, çöldeki çoban, şehirlerdeki dilenci bile Fransızca konuşabiliyor.

Şehirlerin kalbi, düşman saldırılarından korunmak için etrafı surlarla çevrili Medina denilen merkezlerde atıyor. Neredeyse Tunus’un her şehrinde böyle bir Medina var. Tunus şehrinin merkezindeki Medinanın büyük kapısından içeri girerek, daracık sokaklarını adımlamaya başlıyoruz. İstanbul, Tahtakale’deyiz sanki. Tipik bir doğu kenti görünümündeki bir medina burası. Halı tüccarları, kuyumcular, esans satıcıları, turist avlamaya çalışan hanutçuları ile cıvıl cıvıl bir çarşı burası. Neredeyse bütün öğleden sonrayı Medinada sokakların ve güzel Tunus kapılarının fotoğraflarını çekerek geçiriyoruz.

 

 

TUNUS (16)

 

 

Sokaklara yayılmış turist avcıları sürekli önümüzü kesiyor ve teras var, teras var diyerek bizi dükkânlarına çekmeye çalışıyor. İçlerinden birine, ne var bu terasta? Diye soruyorum. Şehre tepeden bakacaksınız diyor. Peki deyip, peşine düşüyoruz. Tunus şehri düz bir araziye kurulduğu için yokuş, tepe gibi yeryüzü şekillerinden mahrum kalmış. Ülkenin büyük bir bölümü zaten çöl, sadece kıyı şeridi boyunca, denize paralel giden Atlas dağları tekdüzeliği bozuyor. Bu nedenle, şehrin genel bir fotoğrafını çekebilmek için yüksek bir yere çıkmak gerekiyor. Adamın peşine takılıp binaya giriyoruz. Labirent gibi dar koridorlardan geçip, merdivenlerden çıkarak bir halı mağazasına geliyoruz. Başka bir adam bize halıları anlatmaya başlıyor. Halı istemediğimizi ve daha iyilerini İstanbul’da bulabileceğimizi söyleyince biraz bozuluyorlar. Terasa çıkıyoruz. Yerden altı, yedi metre yüksekte binanın ikinci katındayız. Bu yükseklikten ne görülebilirse o kadarı ile yetinip çıkışa yöneliyoruz. Bizi içeri davet eden adam önümüze geçiyor ve bana para vereceksiniz diyor. Madem alışveriş yapmadınız o zaman bahşiş verin diye tutturuyor. Eline birkaç Dinar tutturuyoruz ve kendimizi dışarı atıyoruz.

 

 

TUNUS (3)

 

 

Neredeyse tamamı beyaz boyalı binaların aralarında dolaşıp, dükkânlara, okullara gire-çıka akşamı ediyoruz. İngilizcenin hiç işe yaramadığı ender ülkelerden birindeyiz. Neredeyse kimse İngilizce bilmiyor. Başka bir diliniz yoksa zor durumda kalabilirsiniz.
Tunus’ta Türk olmak sanki bir ayrıcalık. Konuştuğum hemen herkes Türkiye, özellikle de İstanbul hayranı. Bir kadına Arap mısın? Berberi mi? Diye sorduğumda sesini yükselterek, hatta bağırarak baba tarafının Türk olduğunu öğünerek söylemesi bir fikir edinmemizi kolaylaştırıyor.

 

 

TUNUS (47)

 

 

Ertesi sabah başkentin yirmi kilometre kuzeyinde bir banliyö olan Sidi Bou Said’e gidiyoruz. Uzun yıllar sufizmin merkezi olarak anılmış, deniz kenarına kurulu şirin, temiz ve güzel bir sayfiye yeri. Adını Sufi şeyhi Sidi Bou Said’ten alan köy, XIII. Yüzyıldan bu yana bölgenin cazibe merkezi haline gelmiş. Buraya gelene kadar Tunus’un beyaz evlerini ve ünlü Tunus kapılarını gördüğümüzü sanıyorduk. “Bana kapını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim” diye bir söz var Tunus’ta. Evlerinin kapılarına o kadar özen gösteriyorlar ki, o evde yaşayanlarla ilgili birçok şeyi kapılarından anlayabiliyorsunuz.

İnişli, çıkışlı sokaklarını adım adım geziyor, “Mashrabiya” dedikleri balkonların, mavi, sarı kapıların, sokakların ve bembeyaz evlerin bol bol fotoğraflarını çekiyoruz. Evlerin mimarisine beyaz badana ancak bu kadar yakışır diye aramızda konuşuyoruz. Tunus anlatılırken, haklı olarak bu beyazlığa atıfta bulunuluyor. Binaların beyazlığı “Bir gelin beyazdır, bir de Tunus” sözünü yerden göğe kadar haklı kılıyor. Gerçek bir Akdeniz kasabasında olduğunuzu her an hatırlıyorsunuz. Yasemin ağaçlarından gelen ve çevreyi saran koku ve palmiye ağaçları sanki bir şiirsellik katıyor bu köye. Bu şiirsellik nedeniyle olsa gerek, Andre Gide, Faucoult, Klee gibi düşünürler yaşamlarının bir bölümünü burada geçirmişler.

 

 

TUNUS (18)

 

 

Yürümekten yorulup, portakal ağaçlarının süslediği meydana hâkim bir kahvehanenin üst katındaki verandasına oturuyoruz. Kahveye çıkan geniş merdivenin yanlarına birer masa sığabilecek localar yapılmış. Meydanı izlerken çayınızı, kahvenizi yudumluyorsunuz. Tarihi bir kahve olan Alia kahvesi, söylememe gerek bile yok, kapı ve pencereleri mavi binası tabii ki beyaz boyalı. İçerisi koyu yeşil, kırmızı ve siyah boya ile şeritler halinde boyanmış. Bütün duvar dipleri yerden seksen santimetre kadar yükseklikte betondan sedir yapılmış. Sedirlerin üstüne çıkıp, bağdaş kurarak oturuyorsunuz. Büyük bakır tepsiler sehpa niyetine kullanılmış. Her yere halılar serilmiş, duvarlar eski kahvehane malzemeleri ile süslü. Çatıyı taşıyan ahşap direklerden yapının yaşını tahmin etmek hiçte zor değil. Sanki tarihin izleri, bu anıtsal kahvehanenin duvarlarına sinmiş.

 

 

TUNUS (14)

 

 

Ama sattıkları çay için aynı güzellikte şeyler söyleyemeyeceğim. Şöyle demini almış, berrak bir cam bardakta çay içmek için Tunus doğru bir yer değil. Çay istediğinizde, kalın bir cam bardakta pekmez rengi ve kıvamında bir şey getiriyorlar. Bardağın yarısına kadar taneli bir şey doldurulmuş ve üstüne de birkaç yaprak yeşillik atılmış olarak servis ediliyor. Tarifini soruyorum, garsonumuz anlatıyor. Sabah erkenden, büyük bir çaydanlığa su, bol miktarda çay ve şeker dolduruluyor ve ateşe oturtuluyor. Saatlerce ateşin üstünden alınmadan, suyu bittikçe eklenerek, pekmez gibi oluncaya kadar kaynatılıyor. Servis sırasında önce bardağa yarıya kadar çam fıstığı (dolmalık fıstık) konuluyor. Daha sonra çaydanlıktaki koyu renkli sıvı ile bardak dolduruluyor. Son olarak üzerine birkaç yaprak taze nane eklenerek müşteriye sunuluyor. Çay seven biri olarak, bütün iyi niyetimle içmeye çalıştıysam da başarılı olamadığım gibi bir daha denememeye karar veriyorum.

 

 

TUNUS (19)

 

 

Fotoğraf makinemin hafızasını epeyce doldurduktan sonra dönüş yoluna çıkıyoruz. Yokuşlardan aşağı inerken bir tarafımızda Akdeniz bir tarafta Atlas dağlarının manzarası keyfimize keyif katıyor. Bir yerlerden müzik sesi geliyor, Arap dünyasının bülbülü Fairouz’un sesi kulaklarımızda, yanımdaki arkadaşıma “işte şimdi dekor tamamlandı” diyorum. Hafif bir yağmur atıştırıp geçiyor. Niyetimiz, dünyanın en büyüğü olduğunu iddia ettikleri Bardo mozaik müzesi ve Beylical sarayını gezmek. Roma döneminden kalma mozaikler anlatılır gibi değil. Tek kelimeyle muhteşem! Daha sonra Romalıların yerle bir ettikleri Kartaca harabelerini ve şehir merkezindeki Zeytuni camisini gezip otelimize dönüyoruz.

 

 

TUNUS (8)

 

 

Kartaca denilince ünlü komutan, savaş dâhisi ve taktik uzmanı Hannibal’i anmadan geçmek olmaz. Bu kuzey Afrika ülkesinin yani Kartaca’nın efsanevi komutanı Hamilcar Barca’nın oğlu olan Hannibal, babasının yanında çocukluğundan itibaren tescilli bir Roma düşmanı olarak büyüyor. Romalıların sürekli saldırılarından bıkan kartacalılar, dokuz yaşından itibaren askerlerin arasında büyüyen ve iyi bir askeri eğitim alan Hannibal’i M.Ö. 221 Yılında, henüz 26 yaşında olmasına rağmen Kartaca ordusunun başına geçiriyorlar. Askeri tarihçi, Theodore Ayrault Dodge’un da bir strateji ustası olarak nitelendirdiği Hannibal zaferden zafere koşuyor.

 

 

TUNUS (6)

 

 

Özellikle 2nci Pön savaşlarındaki başarıları ününe ün katıyor. İberik yarımadasını hâkimiyetine aldıktan sonra Pirene ve Alp dağlarını fillerle takviye edilmiş ordusu ile aşarak Roma hariç bütün İtalya’yı boyunduruğu altına alıyor. Hannibal savaştan savaşa, zaferden zafere koşarken ülkesindeki bazı yöneticiler bu başarılardan korkarak altını oymaya başlıyor. Savaş sırasında malzeme desteği kesilince savaşı bırakarak, Roma’yı alamadığı gibi savaşı da kaybederek geri dönüyor. Bütün bu olup bitenden haberli olan Roma, Kartaca’ya gelerek taş taş üstünde bırakmayana kadar yakıp yıkıyor. Bütün Kartaca kalın bir kül tabakası ile kaplanıyor. Hannibal, ömrünün kalan kısmını sürgünde geçiriyor. Suriye ve Ermenistan’da bir süre yaşadıktan sonra Anadolu’ya gelerek, şimdiki adıyla Kocaeli-İzmit bölgesi olan Bitinya’da yaşamaya başlıyor. Bir süre sonra Bitinyalıların onu Romalılara teslim edeceğini anlayınca, yüzüğündeki zehri içerek intihar ediyor. İntihar ederken söylediği “Artık Roma rahat edebilir” sözü tarihe geçiyor. Mezarının yeri tam olarak bilinmese de 1937 Yılında Atatürk tarafından Gebze’ye bir heykeli diktiriliyor. Daha sonraki yıllarda Gebze belediyesinin yaptığı su hattı çalışmalarında rastlanan büyük mezarın Hannibal’in olduğu tahmin ediliyor.

 

 

TUNUS (22)

 

 

Habib Burgiba Bulvarının başında bulunan büyük özgürlük anıtının yanından geçerken etrafı bir inleme sesi sarıyor. Acıdan inleyen ve ne söylediği anlaşılmayan bu sesin akşam ezanı olduğunu anlamamız biraz zaman alıyor. Tek düze, makamsız, vurgusuz ve duygusuzca sanki bir inleme gibi okunan ezan hiç duymamıştım. Birçok yerde ezanlar dinledim ama hiç biri İstanbul’umuzun güzel ezanlarının yerini tutamaz. Önce müezzinin yeteneksizliği diye düşünüyoruz ama daha sonra bütün Tunus’ta aynı şekilde okunduğunu duyunca usulün böyle olduğunu anlıyoruz.
Tunus’un milli yemeği kuskus denilen bir makarna çeşidi. Bizim evlerimizde de yapılan kuskus ile aynı. Tabağa tepeleme bu kuskus makarnayı yığıyorlar, ortasına da yumruk büyüklüğünde, haşlanmış kemikli bir eti oturtup servis ediyorlar. Zaten kuskus sevmezdim, bir de böyle parça etlisini görünce tamamen sildim defterimden.

 

 

Kus-kus

 

 

Aç kaldım diye düşüne düşüne otele dönüyoruz. Resepsiyon görevlisinden bir sandviç ve bize kiralık araba bulmamız konusunda yardımcı olmasını istiyoruz. Sandviç hemen geliyor. Araba için bir iki yere telefon ediyor ve bir adamı çağırıyor. Lobide oturup pazarlık yapıyoruz ve bir hafta için günlüğü 40 Dolardan anlaşıyoruz.

 

 

TUNUS (27)

 

 

Sabah, saat 08.00 de arabamızı getiriyor. Otelden ayrılıp, yönümüzü güneye, sahra çölüne çeviriyoruz. Bir süre yol aldıktan sonra yolumuzun üstündeki ilk şehir olan El Djem’e geliyoruz. El Djem, Roma’da ki Colesseum ve Hırvatistan’ın Pula şehrindekinden sonra en büyük amfitiyatroya sahip şehir. Russel Crowe’un oynadığı ünlü gladyatör filminin çekildiği tiyatro burası. Neredeyse yeniden yapılmış kadar bakımlı ve temiz. Çevresi turistik eşya satan dükkânlarla sarılmış. Bir kaç saat oyalandıktan sonra yeniden yola koyuluyoruz. Bütün günü, yolumuzun üstündeki köylere gire çıka, kahve molaları, fotoğraf molaları vererek geçiriyoruz.

 

 

TUNUS (26)

 

 

Tunus’un yüzde elli beşi ekilebilir toprak, tarıma elverişli olan kısmı ise yüzde otuz beş. Çok geniş bir alanda zeytin yetiştiriliyor. Dünyanın onuncu büyük zeytin üreticisi olan bu küçük kuzey Afrika ülkesi, ayrıca dünyanın en büyük hurma üreticilerinden biri. Hava kararmaya başlarken, büyük şehirlerden biri olan Sfax şehrindeki, Syphax isimli otelimizi buluyoruz. Otelin park yerine girdiğimizde her yerin tıklım tıklım dolu olduğunu görüyor, hafif bir şaşkınlık geçiriyoruz. Otelin lobisine girdiğimizde kalabalığın sebebi anlaşılıyor. Otelin lobisi fuar alanı olarak düzenlenmiş ve Tunus optik ve optometrik ürünler fuarına ev sahipliği yapıyor. Salon yüz-yüz elli metre civarında. Birkaç firma ürünlerini tanıtmış yavaş yavaş toplanıyorlar. Mesleki merakımızdan birkaç dakika stantları dolaşıp, odalarımıza çıkıyoruz.

 

 

TUNUS (17)

 

 

Akşam yemeğine indiğimizde ortalıkta kimseler kalmadığını görüyoruz. Yemekler pek dişimize göre gelmiyor. Balık yemeye karar veriyoruz. Balık pazarlarındaki tezgâhlarda bol miktarda balık ve diğer deniz ürünlerini görmek mümkün. Adını bilmediğim bir balık ızgara ve salatanın yanında da Tunusluların övünerek bahsettikleri “Sidi Saad Magon” şarabı. Kurutulmuş biber, sarımsak ve birçok baharat karıştırılarak yapılan “Harissa” isimli sosları yanında yediğiniz her şeye lezzet katıyor. Tunus’a gideceklere bu kadar bol ve ucuzunu bulmuşken karides, kalamar ve diğer deniz ürünlerini yemeden ayrılmamalı diye bir de tavsiyede bulunayım.

 

 

TUNUS (15)

 

 

Bir Avro, iki Tunus Dinarı ediyor, yüz milim ise bir dinar. Aynı lira ve kuruş gibi. Bir kahve iki buçuk Tunus Dinarı, bir kola bir buçuk dinar. Ülkenin ekonomik durumu çok iyi değil. Çevresindeki ülkeler petrolle yatıp, petrolle kalkarken ne yazık ki Tunus bundan nasiplenemiyor. Pahalılık ve işsizlik sorunları ile uğraşıyorlar. Bildiğiniz gibi 2011 Yılında yaşanan “Arap baharı” isyanı, işsiz bir gencin kendini yakmasıyla başlayıp, bütün ülkeyi alt üst etmişti. Sadece 140 Kilometre uzaklıktaki Avrupa’dan oldukça etkilendiğini sandığım modern ve medeni giyimli insanları, günümüz Türkiye’sinden daha aydınlık geliyor bana. Çevresinde bulunan Libya ve Cezayir’den başka ağır bir dini diktanın yaşandığı, insanların baskı ile inin inim inlediği Nijer ve Çad gibi geri kalmış ülkelerin ortasında adeta nefes alınabilecek tek vaha sanki. Çevre ülkelerde yerleşmiş ve kendini herkesten daha çok dindar sayan, Müslüman kardeşler, Hizbulah, El Kaide gibi terör örgütlerinin yasadışı faaliyetleri nedeniyle Tunus yönetimi oldukça tedbirli davranmaya çalışıyor. Örneğin, cami etrafında bu tip örgütlenmelere fırsat vermemek için namaz biter bitmez cami kapıları bir sonraki namaz vaktine kadar kilitleniyor. Her ne kadar bu uğraşlar boşunaysa da ülkenin din ile yönetilir bir sisteme geçmesini geciktirmeye çalışıyor. Buna rağmen aynı bizdeki gibi “Türban” oraya da bulaşmakta gecikmemiş. Zaten tecrübelerimiz ile biliyoruz ki bu gidişi durdurmak çok zor.

 

 

TUNUS (11)

 

 

Adını “Yasemin devrimi” koydukları isyandan sonra iktidar koltuğuna oturan, ılımlı İslamcı bir parti olan Ennahda ve koalisyon ortağı yönetiyor ülkeyi. Devletin TV kanalını günah işleniyor diye basmak isteyen güruha günlerce göz yuman hatta destek çıkan bir iktidar. Bu da bize Tunus’un gelecekte neler yaşayacağı ve sistemlerinin nereye gittiği hakkında fikir veriyor. Birkaç yıl öncesine kadar sokaklarda kara çarşaf veya türbanlı birini görmeniz mümkün değilken, artık her köşeden bir tane çıkıyor. Tunus, malesef artık dönüşü olmayan yola girmiş.

 

 

TUNUS (61)

 

 

Sabah erken bir saatte kahvaltı faslını bitirip, yola koyuluyoruz. Hedefimiz, çölün ortasında bulunan ve insanların yer altı mağaralarında yaşadığı, George Lucas’ın yönetmenliğini yaptığı yıldız Savaşları filmlerinin çekildiği, Matmata şehrine gideceğiz. Sarı sıcak ve gözleri yorar bir parlaklıkta yola devam ediyoruz. Gabes şehrinden sonra çevrede bitki örtüsü değişiyor hatta bitiyor.

 

 

TUNUS (62)

 

 

Evet, artık Sahra çölündeyiz, bomboş bir düzlükte yol alıyoruz, her yer kum. Çok uzaklarda develer görüyorum, değişik duygular içerisindeyim. Yol üstünde küçük bir köyde kahve molası veriyoruz. Kahvelerimizi içerken, bir yandan da kahveci ile sohbet ediyoruz. Nerelisiniz? Diye soruyor, Türk olduğumuzu söylüyorum. O zaman siz de Müslümansınız diyor. “Elhamdülillah” diyorum, çok hoşuna gidiyor. Bütün ısrarlarıma rağmen kahve paralarını almıyor. İkramım olsun diyor. Yapacak bir şey yok, teşekkür ediyoruz. Bu arada gözüm kahvenin karşısındaki dükkânların önüne çengellere asılmış hayvanlara takılıyor. Kahveci, kasapların yeni hayvan kestiklerini göstermek için kestikleri hayvanın başını kapının önüne astıklarını anlatıyor.

 

 

TUNUS (28)

 

 

Bir tepenin üstüne bir metre büyüklüğünde yazılmış “Matmata” kelimesini gördüğümüzde hedefe ulaştığımızı anlıyoruz. Buraya gelmekle ne kadar doğru bir iş yaptığımızı konuşuyoruz. Sadece başkenti, sahil kasabalarını, tatil köylerini görüp dönseymişiz, hiçbir şey görmemiş olacakmışız. Bence, Tunus’un en ilginç, en görülmesi gereken yeri burası. Üç binden fazla mağara ev var bölgede. İnsanlar toprak altındaki bu mağara evlerde yaşıyorlar. Bu insanlar, kuzey Tunuslulara göre daha esmer ve daha uzun boylu insanlardan oluşan Berberi topluluğu. Önceki yıllarda tamamen içlerine kapalı bir hayat yaşayan bu çöl insanları, turistten ve turizmden gelecek paranın tadını almış olmalılar ki yol üstünde rastladığınız insanlar sizi evlerine davet ediyor. Bizi evine davet eden kadın çay hazırlarken, evde yalnız olduğunu anlayınca gerçekten şaşırıyoruz. Tek tek odaları açıp bize evini gezdiriyor. Kadının hazırladığı çay tabiî ki Tunus usulü, yani fıstıklı ve naneli. “İçsen bir türlü, içmesen olmaz…”

 

 

mint-tea-3

 

Evin fotoğraflarını çekip, kadına birkaç dinar verip, dışarı çıkıyoruz. Çevre küçük tepeciklerle dolu ve her tepecikten, bir ya da bir kaç esmer tenli, iri gözlü çocuklar çıkıyor. Sessiz, sakin bir kenara çekilip sizi izliyorlar.
Ev dedikleri mağaraların yapımı da ilginç! Küçük bir tepecik düşünün, tam tepe noktasından aşağı doğru yaklaşık üç-dört metre çapında, yine üç-dört metre derinliğinde bir kuyu kazılıyor. Bu geniş kuyunun tabanından başlayarak yanlara doğru odaları, mutfak olacak alanı, evin giriş koridorunu adeta bir köstebek yuvası gibi oyarak ve toprağını taşıyarak bir yaşam alanı oluşturuyorlar. Duvarlar çamurla sıvanıyor, sıva kuruduktan sonra da kireçle boyanınca ev hazır hale geliyor.

 

TUNUS (38)

 

TUNUS (60)

 

TUNUS (33)

                           TUNUS (34)

 

   TUNUS (35)    TUNUS (36)

    TUNUS (37)

 

 

Matmata’ya veda edip, çöle dalıyoruz. Çevremizde hiçbir şey yok. Duz şehrine doğru gidiyoruz. Uçsuz bucaksız çölü hissederek uzun bir süre yol aldıktan sonra artık tamamen kurumuş olan tuz gölünün gözleri yakan beyazlığı başlıyor. Kum tepeciklerinin arkasından yirmi-otuz develik bir kervan geçiyor. Sanıyorum yük kervanı değil, deve yetiştiren bir Berberinin deve sürüsü olmalı. Arabanın CD çalarında Emre Aracı’nın, bir Donizetti bestesi olan Aziziye marşı çalıyor ve sanki uzay boşluğunda gibi yol alıyoruz. Bir süre sonra Duz şehrinden geçerek, eskilerin cennet olarak adlandırdıkları Tozeur şehrine giriyoruz. Açık renkli tuğlaları yatay şekilde ve içeri, dışarı olmak üzere girintili çıkıntılı inşa edilmiş, desenli duvarlarıyla ünlü yapılar dikkatimizden kaçmıyor. Tuğlaların böyle döşenmesinin nedeninin, yüzeyi genişleterek binaların daha kolay soğumasını sağlamak olduğunu anlatıyorlar. Çöl sıcağına karşı bir nevi soğutucu görevi görüyor.

 

 

TUNUS (40)

 

Bölge halkı, toprağının tuzlu olması nedeniyle, dünyanın en lezzetli hurmalarını yetiştirmekle övünüyor. Gerçekten de şehre çok yakın bir bölgede iki yüz bin ağaçlık bir hurma ormanı yetiştirmişler. Hurmaların sulama planını da ünlü Arap matematikçisi İbn-Shabat yapmış.

 

TUNUS (1)

 

Dar Saida Baya isimli otelimize yerleşiyoruz. Güzel bir otel. Çölün ortasında bundan daha iyisi olamazdı herhalde. Akşamı otelde sohbet ederek geçireceğiz. Otelin barında barmene Tunuslular ne içer? Diye soruyorum, o da ülkeye ya da bölgeye has içkilerin hepsinden azar azar tattırıyor bize. Adına “celtia” dedikleri Tunus birası ile başlayıp, hurma likörü “thibarine”, incirden yapılan brandileri “Boukha” ve Palmiye özsuyundan yapılan “Laghmi” isimli içkilerinin tadına bakıyoruz. Tadımlıkların üstüne uyku bastırıyor, odalarımıza çıkıp, günlüğümü bile zar zor yazarak yatakta kayboluyorum.

 

 TUNUS (42)    TUNUS (43)

                                 TUNUS (51)    TUNUS (52)

 TUNUS (53)    TUNUS (54)

 

Sabah, bu seyahatin en güzel kahvaltısını yapıyor, fazla sıcak bastırmadan şehri dolaşmaya çıkıyoruz. Önce kapısında mızraklı bir askerin beklediği “Dar Cherait “ müzesinden başlamak üzere sokaklarını adımlıyoruz. Şehrin medinasında bir tur attıktan ve bol miktarda taze hurma aldıktan sonra yola çıkmak üzere otele dönüyoruz. Yarım günlük bir yürüyüş şehrin tamamını görmemize yetiyor. Otelden ayrılıp yeniden yola koyuluyoruz.

 

TUNUS (44)

 

Önce 90 Kilometre uzaklıktaki Gafsa şehrine geliyoruz. Gafsa, kasaba büyüklüğünde küçük bir şehir. Şöyle bir turlayıp yola devam ediyoruz. Akşam olmadan orta Tunus’taki en önemli şehir olan Kairouan’a geliyoruz. Dünya kültür mirası listesinde olan bir şehir Kairouan şehri. Şehrin sakinleri, Afrika kıtasına yapılan ilk camiye sahip olmakla övünüyorlar.

 

 TUNUS (64)     TUNUS (49)

 TUNUS (48)     TUNUS (24)

 

Kairouan şehri, VIII. Yüzyılda Hz. Muhammed’in sahabelerinden “Oqba İbn-Nafi” tarafından kurulmuş. Şehir XI. Yüzyıla kadar Fatımi hanedanlığının merkezi olmuş. Tüm İslam alemi tarafından, Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra dördüncü kutsal şehir olarak kabul edilmiş, Müslüman olmayanların girmesi yasaklanmış. Bu yasak, 1812 yılında Fransızların şehri işgal edişine kadar sürmüş.

Büyük cami ya da Sidi Oqba olarak adlandırdıkları Kairouan cami, kale gibi bir yapı. Avlusuna girebilmek için kapısına geldiğimizde, kapıdaki görevli eli ile dur işareti yapıyor. Ne var? Diyorum, giriş on Avro diyor. Sinirlenmiş gibi yaparak, “Ben müslümanım” diyorum, inanmadığını belli ederek, alay edercesine kaşlarını yukarı kaldırarak, hadi oradan der gibi bakıyor. Çevrede bulunan herkesin duyabileceği gibi, yüksek sesle “Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi” diye okumaya başlayınca, diğer turistlerde durup bize bakmaya başlıyor. “Hasena hasena“, girin diyor. İçeri giriyoruz, caminin avlusunda, adamın ve diğer turistlerin şaşkınlığına kahkahalarla gülüyoruz.

 

TUNUS (25)

 

Caminin çatısını, iki metre aralıklarla dikilmiş ahşap direkler taşıyor. Bu açıdan Beyşehir’deki Eşrefoğlu camisini hatırlatıyor. Değişik bir mimarisi var. Bu camiyi yedi kez ziyaret eden biri, Mekke’ye gitmiş gibi sayılıyor. Müslüman olmayanları camiye sokmuyorlar. Onlar on avroyu ödeyip sadece avluda gezinebiliyorlar. Avludaki güneş saati ve yağmur sularının sarnıçlarda birikmesini sağlayan logar kapaklarının güzelliği dikkatimizden kaçmıyor.
Camiden çıkarak şehrin medinasına geliyoruz.

 

TUNUS (50)

 

Yedi kilometre uzunluğundaki yüksek surlarla çevrili medina, adeta bir alış veriş merkezi gibi. Medinada ki bir başka güzel yapı da, üç kapılar cami. Camiden çıkıp, suyunu içenin mutlaka bir daha buraya geleceğine inanılan ve kuyusundan su çekmekte kullanılan dönme dolabı bir deve ile döndürülen tarihi kahveye geliyoruz. Her yer çini ile kaplanmış. Emin değilim ama bu çiniler hiç yabancı gelmiyor bana.
Kahvelerimiz içip yola koyuluyoruz. Artık yönümüz kuzeydeki plajları ile ünlü turistik sahil kasabası Hammamet. Otelimiz, bir İtalyan yatırımı olan Hotel Lella Baya. Neredeyse Antalya- Kemer’e geldik diyeceğim. Bol yıldızlı otelleri, tatil köyleri, uzun ve geniş kumsalı, yolları ile gerçekten güzel bir tatil kasabası Hammamet. Başkent Tunus’a 70 kilometre uzaklıkta sakin, sessiz ve gayet huzurlu bir yer.
Bu son günümüzü, zaman zaman deniz kenarında yürüyerek, uyuyarak, kısacası dinlenerek geçiriyoruz. Ertesi sabah çok erken yola çıkıp, havaalanına kadar olan yetmiş kilometreyi aşıp uçağımıza yetişeceğiz.
2011 Yılında yaşanan “Arap Baharı” ya da “Yasemin Devrimi” adını verdikleri değişim dilerim bir işe yarar da, dost Tunus halkı, daha özgür, daha varlıklı ve daha mutlu günlerine kavuşur.
Dünyanın başka bir köşesinde buluşmak umuduyla,
Gezenlere,
Gezmek isteyenlere,
Gezmesini bilenlere,
Bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

TUNUS (32)

TUNUS (31)

TUNUS (30)

TUNUS (29)

TUNUS (21)

TUNUS (20)

TUNUS (23)

TUNUS (7)

TUNUS (8)

 

TUNUS (57)

TUNUS (56)

TUNUS (46)

TUNUS (41)

TUNUS (9)

 

TUNUS (2)

Sayfa başı

Tunus” için 6 yorum

  • 3 Nisan 2015 tarihinde, saat 22:56
    Permalink

    Ellerine sağlık. Ne güzel yazmışsın; sanki yeniden gezdim Tunus’u seninle…

    Yanıtla
  • 31 Ekim 2015 tarihinde, saat 20:39
    Permalink

    Muhteşem bilgilendirme için ellerinize, ayaklarınıza sağlık. Tunus’da 5 gun kaldık bu kadar guzel oldugunu fark edememiştik.
    Etkileyici yazı icin teşekkürler.

    Yanıtla
    • 1 Kasım 2015 tarihinde, saat 16:47
      Permalink

      Özkan bey güzel yorumunuza çok teşekkür ederim. Herkes gezdiği yerleri başka türlü gözlemliyor. Eminim sizin Tunus’unuz da da anlatacak çok şey vardır. Dünyayı güzelleştiren de bu farklı bakış açılarımız değil mi?
      Sevgi ve saygıyla.

      Yanıtla
  • 1 Kasım 2015 tarihinde, saat 09:47
    Permalink

    Gezmesini bilenlerin aniları bile ne kadar doyurucu….bu yazıdan sonra Fas’a da gökkubbemde yer açmaya karar verdim. Yazınızın giriş bölümünü cebimde taşıyıp bana “hep gitmek ister, gözü hiç doymaz” diyenlere göstermek isterim…
    gezin çok çok gezin …. Gördüklerimiz en büyük hazinemiz.
    sevgiler.

    Yanıtla
    • 1 Kasım 2015 tarihinde, saat 16:42
      Permalink

      Övgülerinize ve nazik yorumunuza çok teşekkür ederim Nilgün hanım. Ben de size bitmeyen yolculuklar diliyorum.
      Sevgi ve saygıyla.

      Yanıtla
  • 9 Ocak 2017 tarihinde, saat 13:55
    Permalink

    Bizerta-Kartaca-Hammamet-Hammasosusse-Medenin-monostur-Sidibousaid-“sus” (Özellikle burası ikinci memleketim) Tabarka-Tunus merkez- Ahhh ahh beni eskilere götürdünüz.Yüreğinize emeklerinize sağlık.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir