Tibet

“Dünyanın Çatısına yolculuk”

 

St. Augustine, “Dünya bir kitaptır, gezmeyenler sadece bir sayfasını okur” demiş . Yeni bir sayfa okumak niyetindeyiz. Çin’in Chengdu şehrinden kalkan China Eastern havayollarının uçağı ile geldiğimiz Tibet’in başkenti Lhasa, 3650 metre ile dünyadaki en yüksek rakımlı şehir olarak kabul edilmiş ve dünyanın çatısı unvanı verilmiş.

 

(1)

 

Uçağın kapısı açılıyor, içeri dolan serin hava hafifçe ürpermemize neden oluyor. Henüz uçağın merdivenlerinde yere ayak basamadan bir kadın yolcu fenalık geçiriyor ve öndeki yolcuların üzerine yıkılıyor. Önce aşağı indirip, havaalanının soğuk zeminine yatırılıyor. Telsizler çalışıyor ve acilen ambulans getirilip hastaneye doğru yola çıkarılıyor, benim hemen önümde bir başka yolcu daha fenalaşıyor ama zar zor aşağıya inebiliyor. Yere ayak basana kadar bu insanlara ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Birkaç adım sonra kalbim üç misli hızlı çalışıyor sanki. Kulaklarım çınlıyor, nefesim yetmiyor, oksijen az geliyor ve iki tam gün sürecek müthiş bir baş ağrısı başlıyor.

 

(2)

 

Gitmeden önce yükseklik hastalığını dair birçok şey okumuştum. Bir yerlerden aklımda kalmış; yüksek rakımlı yerler için söyleniyor. “Walk slowly,eat less and sleep alone”. Yani, yavaş yürü, az ye ve yalnız uyu! İnsanların yüzde yirmisi etkileniyormuş bundan, o yüzde yirminin de yüzde doksan beşi birkaç gün içinde atlatıyormuş. Hastalık; Literatürde “altitude sickness” olarak geçiyor.

 

(4)

 

3000 metreden itibaren dikkatli olmak gerekiyor. Hafif yemeli, içki, sigara içmemeli. Sorochi Pills denen bir tabletler var ama bir işe yaramadığı söyleniyor. Genel olarak baş ağrısı, kusma, iştahsızlık, halsizlik olmasına rağmen, daha ileri aşamalarda ise el ve ayaklarda his kaybı, uyuşmalar oluyor. Bu arada zaman zaman ölenlerin olduğunu da belirtmeliyim. Daha havaalanında oksijen tüplerinin satıldığını görünce işin ciddiyetini anlıyoruz.

 

 

(88)     (87)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tibet zor coğrafi koşullar içerdiğinden herkesin ziyaret edebileceği bir ülke değil. Başkent Lhasa’nın 3650 metre yükseklikte oluşu Tibet’e gitmek isteyenlere fiziki zorluklar çıkartıyor. Bu sebeple yüksek tansiyon, astım, kalp rahatsızlıkları, kolesterol sorunları, aşırı kilo gibi rahatsızlıklarınız varsa ve aşırı alkol ve sigara tüketiyorsanız riskiniz daha yüksek olacaktır. Yani kesinlikle Tibet’i aklınızdan çıkartınız.

Tibet platosu Çin’in dörtte birini kaplıyor. Bölgenin büyük kısmı sessiz ve yaşanmaz durumda. Güney bölgeleri dünyanın en yüksek sıradağlarının arasından geçiyor.

Yani heybetli Himalayaların…

 

 

Himalayalar

 

Sadece orta kısmı bile neredeyse batı Avrupa kadar ve bol rüzgârlı, dondurucu bir çöl. 50 yıldır Çin’in bir eyaleti olarak yaşamını sürdüren Tibet, binlerce yıllık Budizm felsefesiyle yoğrulmuş bir yaşam felsefesi ile doğayla iç içe ve barışık bir yaşam sürüyor. Bu yaşam tarzı doğal hayata katkılarıyla şekilleniyor.

3000 km. Uzunluğundaki Himalayalar, 13 tane 8000 metreyi geçen, yüzlerce de 7000 metreyi geçen zirveleriyle dünyanın en yüksek sıradağlarıdır. 35 Bin buzulu, yüz bin kilometre kareden daha büyük bir alanı kaplıyor. Kutuplar dışındaki en büyük buzul alanıdır ve dünyadaki toplam buz kütlesinin altıda birini oluşturuyor.

Bu buz kütleleri, Tibet platosundan doğan Pakistan ve Hindistan nehirlerinin yanı sıra Vietnam’ın Mekong, Burma’nın Salveen, Çin’in Sarı Nehir ile Yangtze nehirlerinin de kaynağıdır. Bu nehirler ile sadece Çin de 300 Milyon insan yaşamını sürdürmektedir. Sağladığı su ve hava sistemleri ile Tibet, dünya nüfusunun neredeyse yarısının beslenmesini sağlıyor. Tabi şimdilik.

Bilim adamları, önümüzdeki otuz yılda Tibet buzullarının yüzde sekseninin eriyeceğini tahmin ediyorlar ve Tibet platosunda olan biten her şeyin dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanları etkileyeceğini söylüyorlar ve dünyanın barometresi kabul edilen Tibet’e dikkat çekiyorlar.

 

Tibetian-143a

 

 

Nihayet, yılın 300 günü güneşli olduğu söylenen Lhasa’dayız. Üzerinde bulunduğu yaylaya sere serpe yayılmış şehir, 1300 yıl önce kurulmuş. Lhasa, halk arasında güneş ışığı şehri olarak biliniyor. Gonggar Havaalanı’nın şehre uzaklığı 60 kilometre. Havaalanından çıktığımızda yolların güzelliği ve otobanın bakımı dikkatimizi çekiyor. Otoyol 4 gidiş 4 geliş. Bizim E5 köy yolu gibi kalır. Tibet’te hiç beklemediğimiz bir durum bu. Şahane viyadükler, Geniş köprüler, modern tüneller, dijital tabelalar, pırıl pırıl asfalt, tertemiz yol çizgileri şaşırtıyor bizi.

 

(19)

 

Rahatsız ve huzursuz bir şekilde otelimize geliyoruz. Dört yıldızlı Xin Ding Hotel. umduğumdan daha güzel bir otel. Tibet bizi şaşırtmaya devam ediyor. Check-in işlemlerimizi yaparken, resepsiyon görevlisi çok fazla su içmemizi öğütlüyor. Günde 4-5 litre su tüketmemiz gerekiyormuş. Bunu başarabilirseniz baş ağrısı hemen hemen hiç yaşamayacaksınız diyor. Her odada hastane odalarındaki gibi oksijen tüpleri var.

 

(3)

 

Yüksek rakımlı yerlerde insan vücudunun değişen şartlara uyum sağlama süreci daha tıbbın tam olarak açıklayabildiği bir şey değil aslında. Herkeste farklı etkilenmeler oluyor. Burun kanaması gibi belirtiler gösteren kişiler acil oksijen desteği verilerek ilk uçakla geri yollanıyorlar. Ama çoğunlukla benim gibi halsizlik, baş ağrısı ve vücudun gücünün düşmesinden doğan eklem ağrıları gibi gribal belirtiler ve uykusuzluk yaşanıyor.

 

(22)

 

Bu günümüz ziyan oldu. Hastayım ve yorgan-döşek yatıyorum. Başım ortadan ikiye ayrılacak sanki. İnternete bağlanıp İstanbul’da ki bir doktor arkadaşıma sorduktan sonra ağrı kesici alıyor ve şişelerle suyu bitirip, sabaha iyileşme umuduyla yatağa gömülüyorum.

 

(37)

 

Sabah gözümü açtığımda hala başım ağrıyor. Bir süre tüpten oksijen çekip, duş aldıktan sonra biraz gözüm açılıyor. Camdan dışarı bakıyorum, pencerem bir kavşağa bakıyor, iki-üç dakikada bir tane araba geçiyor. Nasıl huzurlu, nasıl sessiz anlatamam. Trafik ışıkları kendi halinde yanıp sönüyor. Arada bir kırmızı yanıyor ama duracak araba yok.

 

(35)

 

Lhasa’ya gelirken de oldukça şaşırdık aslında. Böyle iki yüz bin kişinin yaşadığı bir şehir ve birçok yerde yüksek katlı binalar, alışveriş merkezleri, reklam panoları ile dolu bir şehir hayal etmemiştik. Kahvaltımızı yapıp, pırıl pırıl bir havada dışarı atıyoruz kendimizi. Güneş burada bir başka parlıyor. Yürümeye başlıyoruz ama astımlı gibiyim, elli metrede bir durup dinlenmem gerekiyor. Yoksa gerçekten halsiz düşüyorum. Arkadaşım benden 7 Yaş daha genç dolayısıyla benden biraz daha iyi durumda. O yüz metre kadar dayanabiliyor. Eski Lhasa’nın sokaklarına dalıyoruz. Dar sokakları Budist tapınakları, halk pazarları, yerel kıyafetli insanları, eski evleri ile hayalimdeki Lhasa işte bu!

 

(34)

 

Bu gün planımızda Dalay Lama’nın Potala sarayı, Jokhang tapınağı ve Lhasa’nın yeni gelişen bölgesinde Barkhor caddesi var. Elimizde haritamız yürüyoruz. Sora sora Barkhor caddesini buluyoruz. Meydanın merkezine inşa edilmiş Jokhang tapınağı Budizmin kalesi gibi duruyor. Önünde yüzlerce insan sabahtan akşama kadar yere uzanıp, daha doğrusu yatıp, kalkarak ibadet ediyorlar. Gene binlercesi de tapınağın çevresini ellerinde Mani Wheel denilen dua tekerleklerini çevirerek dolanıyorlar.
Her köşe başında Çinli askerler nöbet tutuyor. Ana caddelerin girişlerinde ve çıkışlarında X-Ray cihazları var. Çantalarınız bu cihazdan geçiriliyor. Her cadde alışveriş merkezine girer gibi kontrol ediliyor. Bu kontroller her caddede olunca tabi biraz can sıkıyor. Kimsenin askerle falan bir işi yok. Herkes cennete gitme derdinde dualar ediyor, elindeki manileri çeviriyor, yere yatıp kalkıyor. Kısaca Lhasa da büyük bir çoğunluk din ile yatıp, din ile kalkıyor. Eminim bu durum yöneticilerin de çok hoşuna gidiyordur. Bu dünyada aç bi’ilaç yaşayıp öbür dünyaya yatırım yapıyorlar.

 

(26)

 

Binlerce kişi mani çevirerek yürüyor. Önce tapınağın etrafını, sonra da Potala sarayının bulunduğu 130 Metre yüksekliği olan Marpo Ri tepesinin etrafını dolanıyor. Her bir tur birkaç saat sürüyor. Yaşlı ayaklarıyla ise yarım gün. İleri yaşlarda binlerce insanın tek işi her gün bu tepenin etrafını dolanmak.

 

(13)

 

Her yer tereyağı kokuyor. Bu kadar yüksek dağlarda bulamadıklarından olsa gerek bitkisel yağları yok. Tapınaklardaki kandillerde bile tereyağı yanıyor ve her yer tereyağı kokuyor. Tapınaklardaki tereyağı ve tütsülerin birbirine karışarak çıkardıkları koku, zaten nefes darlığı çeken bizlere narkoz gibi geliyor. Bu mistik ortam sanki fırtına önceki sessizliği anımsatıyor. Bu kadar huzur ve barış dolu görünen şehirde neden bu kadar çok asker var?

 

(27)

 

Tibetlilere göre ülke 60 yıldan uzun bir süredir Çin’in işgali altında. İşgal altında olsa da Tibetliler kendi kimliklerini her türlü engele ve zorlamalara rağmen devam ettiriyorlar. Tibet bayrağı, Tibet milli marşı yasak. Çin yönetimi Tibetliler deki özgürlükçü akımları susturabilmek için her türlü baskıyı yapıyorlar ama değişen bir şey yok. 2008 yılında Lhasa’da çıkan plansız ve programsız ve bir anda oluşan ayaklanma sonucunda Çin yönetimi oldukça korkmuş olmalı ki askerlerinin açtıkları ateş sonucu 13 rahip ölüyor. Bu ayaklanma denemesi üzerine Çin hükumeti daha çok asker ve polis yığıyor, baskıları arttırıyor. Adım başı polis merkezleri kuruyor. Sadece cadde başlarında inşa edilen karakol sayısı iki yüz.

 

(8)

 

Tibetliler bu baskıyı sürekli protesto ediyorlar. 2013 yılı başından beri de kendilerini yakarak protestolarını göstermeye başlamışlar. Sadece bu sene başından beri 100’den fazla Tibetli kendini yakarak eylemde bulunuyor. İşte o gün bu gündür Tibet’e özel izinlerle giriliyor. Bu ayaklanmaları kışkırtanların batılılar olduğuna inanıyorlar.

 

(9)

 

Başvurumuza on günde cevap çıkmasının nedenini şimdi daha iyi anlıyoruz. Çok sıkı kurallar uyguluyorlar. Aynı milliyetten ve 3 kişiden az iseniz izin yok. Tibet’e gidemiyorsunuz. Diyelim ki 3 Türk, 3 İngiliz olmak üzere 6 kişisiniz, izin var. Ama yine 6 kişilik gurubun 2 si Türk, 2 si İngiliz, 2 si Kanadalı olsun o zaman izin yok. Diyelim ki 10 kişilik bir grup oldunuz ve 5 ayrı milliyetten 2 şer kişi olsun. Tibet’e gidemezsiniz, izin vermeyeceklerdir. İzin belgeniz sadece Lhasa’da geçerli, şehir dışına çıkacaksanız başka izin belgeleri de gerekiyor.Bunun dışında, eğer Hintli iseniz de Tibet’e çok zor girersiniz. Çünkü Dalai Lama sınıra yakın bir Hint köyünde yaşıyor.

 

(15)

 

Dalai Lama demişken, bu muhterem kişiden bahsetmeden geçmek olmaz. Dalai Lama’ların 14 üncüsü ve asıl adı Tenzin Gyatso olan ruhani lider, 1950 yılından beri bu görevi sürdürüyor. Tibet’in Amdo şehrinde çiftçilikle geçinen bir ailenin 16 çocuğundan 5 incisi olarak dünyaya geliyor. 2 yaşındayken cevheri fark ediliyor ve özel olarak eğitilerek 17 Kasım 1950’de, 15 yaşında iken Tibet, Çin Halk Cumhuriyetinin kuşatması altında olduğu bir dönemde Tibet’in devlet başkanı ve en önemli politik yöneticisi olarak atanıyor. Çin Halk Cumhuriyeti Tibet’i işgal etmeye başlayınca genç yaşına rağmen ulusal kabine başkanlığı görevini de üstlenmek zorunda kalan “Kutsal” Dalai Lama dokuz yıl boyunca Çinli işgalcilere karşı barışçıl, şiddet karşıtı bir politika izliyor.

 

(14)

 

Savunmasız on binlerce Tibetliyi katlettiği söylenen Çin ordusu kutsal şehir olarak kabul edilen Lhasa’yı kuşatmaya başlamasıyla, Hindistan başbakanı Nehru’nun daveti üzerine mücadeleyi sürdürmek üzere Himalayaları aşarak 31 Mart 1959’da Hindistan’a geçiyor. Dharamsala’da “Sürgündeki Tibet Hükümeti” adıyla bir hükümet kuruyor ve kendisine eşlik eden 80 binden fazla Tibetli mülteci ile birlikte Tibet kültürünü ve eğitimini korumaya çalışıyor. Barışçıl politikaları ve Tibet’in özgürlüğü için şiddet karşıtı mücadelesi sonucunda 10 Aralık 1989’da Nobel Barış Ödülü alıyor.

 

(84)

 

Unesco tarafından dünya mirası listesine alınan Jokhang Tapınağı’na giriyoruz. Budist hacıların uğrak yeri ve adeta Budizm’in kâbesi olan tapınak, VII. Yüzyılda Kral Songtsen Gampo tarafından inşa ediliyor ve ruhani bir merkeze dönüştürülüyor. Lhasa’nın en eski yerleşim yerinde bulunan tapınakta, Tang hanedanı dönemine kadar uzanan emanetlerin yanı sıra çok sayıda heykel var. Hem kapının önü hem de içerisi oldukça kalabalık. İnsanlar huşu içinde yerlere yatarak ibadet ediyorlar. Günün ilk ışıklarıyla başlayan törenler gün batımına dek sürüyor.

 

(33)

 

Dini bütün Lhasa’lılar beraberlerinde getirdikleri kuru otlarla kutsal ateşi besliyor, yak tereyağı ile adak kandillerini yakıyorlar. Kırsal kesimden gelen hacılar içinse zorlu yolun son durağı burası. Nirvana’ya giden yolu bulmak için haftalar belki de aylar süren yolculuklarında yüzlerce kilometreyi yürüyerek ve her adımda yerde secde ederek ulaşıyorlar Jokhang tapınağına. Kültürlerini ve dinlerini yaşatma savaşı veren binlerce Tibetli hacı, kadın, erkek Budist keşişler ve Lhasa’lılar ellerinde dua çarkları ile saat yönünde dönerek tavaf ediyorlar bu tapınağı. Dillerinden düşmeyen, kelimeyi şahadet gibi olmuş kutsal mantra, “Om Ma-ni Pad-me Hum”u her adımda tekrarlıyorlar.

 

(82)

 

Jokhang tapınağının baktığı meydanın dört bir yanı hediyelik eşya, dua çarkları, dua bayrakları ve muhtelif din araç gereci, yak yününden yapılmış şallar, örtüler ve T-shirtler satan seyyar satıcı tezgahlarıyla dolu. Tek tek tezgahları dolaşıyor, ufak tefek şeyler satın alıyoruz. Meydan tıklım tıklım insan dolu ve sürekli bir hareket var. Bir kısmı tapınağa dönüp, secdeye yatıyor, bir kısmı da tapınağın çevresinde Müslümanların Kâbe etrafında döndükleri gibi saat yönünde dönüyorlar.

 

(83)

 

Hızla turumuzu tamamlayıp, dışarı çıkıyor, tapınağın arkasındaki yoldan devam ederek Müslüman mahallesine geliyoruz. Meydanda el arabalarına konmuş sıcak pideler ve çöp şişlerin kokusu etrafı sarmış. Konu et olunca dikkatli olmak gerekiyor. Kokular güzel ama ağır yiyecekler daha çok hastalanmamıza neden olabilir diyerek oradan uzaklaşıyoruz.

 

(24)

 

Günlük ibadetleri için sarayın bulunduğu tepenin etrafında yürüyen insan seli ile birlikte Potala sarayına gidiyoruz. Yol üzerinde geçtiğimiz bir parkta insanların dans ettiğini görüyoruz. Aslında danstan daha ziyade jimnastik yapıyorlar. Yaş ortalaması kırkın üzerinde bir gurup insan neşe ile oynuyorlar. Çoğunluğu kadın olan bu gurup çantalarını emniyete almak için bütün çantaları ortaya toplayıp, çantaların etrafında dönerek oynuyorlar.

 

(6) (5)

 

 

 

 

 

 

 

Kadın, erkek herkesin elinde, sürekli döndürerek evrene “iyi enerji” yaydıklarına inandıkları “Mani”ler var. Yürürken, otururken, ibadet ederken, sohbet ederken mani çeviriyorlar. Sonradan görüyoruz ki, bütün tapınakların ve manastırların hemen önünde de dev boyutlarda maniler var. İçeri girecek kişiler sırayla bunları döndürerek içeri giriyorlar. En çok satılan obje olmalı ki her hediyelik eşya satan dükkânda bol miktarda ve her boydan mani satılıyor. Biraz ilerliyor, küçük bir çarşıya geliyoruz. Yirmi kadar dükkân var 7-8 tanesi tereyağı yani “yak yağı” satıyor. Birkaç tanesi de hırdavat, plastik oyuncak ve hediyelik eşya satıyor.

 

(10)  (16)

 

 

 

 

 

 

 

Pırıl pırıl güneş var ama eylül ayındayız. Gölgeler oldukça serin. Güneş batmadan sarayı ve daha bir çok yeri görmek istiyoruz. Marpho Ri tepesinin altında, caddenin kenarındaki giriş kapısına varıyoruz. Sarayı ziyaret süresi bir saat ve günlük ziyaretçi sayısı yaklaşık 2000-2500 kişi ile sınırlandırılmış. Biletlerimizi alıp, yavaş yavaş tırmanmaya başlıyoruz merdivenleri. Bulunduğumuz yerden 130 metre daha yükseğe çıkacağız. Tırmanmaya başlıyoruz. Zaten nefes almakta zorlanıyorken bir de bu bitmeyecek gibi gelen merdivenleri çıkmak nasıl bir duygu anlatamam. Sık sık basamaklara oturuyor, nefeslenmeye çalışıyoruz ve sonunda saraya varıyoruz.

 

 

(12)

 

İşte, Unesco’nun dünya kültür mirası olarak tescillediği, Dalai Lama’ların kışlık sarayı Potala’dayız. Tırmanışımız, oksijen azlığından uzun sürüyor. Yaklaşık 1 saat 15 dakikada Dalai Lamaların halkı kabul ettiği ve selamladığı büyük avluda gözümüzü açıyoruz. Tahta merdivenlere çıkıp, inerek, Dalai Lamaların mezarları, Buda ve diğer dini kişilerin heykelleri arasında dolanıyoruz. Her çeşit Buda var. Oturan Buda, yatan Buda, ayakta duran Buda, rengarenk dua bayrakları, mantralar ve mandalalar arasından geçerek inceleye inceleye, tartışarak koridorları dolaşıyoruz.

 

(11)

 

Açık havaya çıktıkça derin nefesler alıyor, adeta ciğerlerimize yapışan tütsü ve kandillerde yanan yak yağı kokusunu atmaya çalışıyoruz. Her yer, ibadete gelen yurttaşların bağış olarak getirdiği yak tereyağı kokuyor. Kutsal odalarda duvarlardan sarkıtılmış renkli bezler sanki yüzyıldır yıkanmamış. Kandillerde yanan tereyağı isi ve toz sinmiş yoğun koku anlatılır gibi değil.
Saray, ilk kez M.S. 7 yy.da kral Songtsen Gampo tarafından inşa ediliyor. Yaklaşık 900 yıl sonra eskimiş olmalı ki 1645 yılında 5 nci Dalai Lama tarafından yeniden yaptırılıyor ve bu inşaat 50 yıl sürüyor. Ancak sarayın bu günkü halini alması yaklaşık 300 yıl sürüyor. 1959 yılında Çin’in işgali sonrasında Hindistan’a geçen 14 ncü Dalai Lama’ya kadar Tibet’in dini ve politik önderlerine hizmet veriyor.

 

(17)

 

Potala sarayı, Tibet’teki en etkileyici anıtsal yapı. Aynı zamanda dünyadaki en popüler antik ve dini eserlerden biri. Eski Tibet’in politik ve dini merkezi ve Dalai Lama’nın kışlığı olan saray, hem tüm Dalai Lamaların hayatına hem de birçok önemli politik ve dini kararlara şahit olmuş bir yapı. Potala Sarayı aynı zamanda altın Budist yazıtları, Çin imparatorlarından gelen değerli hediyeler ve paha biçilmez antikaların bulunduğu bir yer. Saray 13 katlı. Yapı malzemesi olarak taş ve ahşap kullanılmış. Çatıların bazı yerleri altından. İki kral mezarı burada bulunuyor. Beşinci Lama Kundung’un mezarı 3700 kilogram, 13. Dalai Lama’nınki ise bir ton ağırlığında altınla kaplanmış.

 

Tibetian-(144)-a

 

Günümüzdeki Çin yönetimince müzeye dönüştürülen saray, Lhasa’ya her yerden görünen bir güzellik katıyor. Adeta şehrin başına takılmış pırlanta bir taç gibi. Yaklaşık 1000 odası bulunan saray, doğudaki beyaz salonlar, ortasındaki kızıl salonlar ve pagodalar ile batısındaki rahiplerin kaldığı beyaz evlerden oluşuyor. Bazı yerlerde, yapının duvarlarının kalınlığı 5 metreyi buluyor. Rehberimiz Emily, sarayın yüzyıllardır dimdik ayakta duruyor olmasını, inşat sırasında duvarların içine, eritilmiş demir dökülerek depreme karşı dayanıklılık kazandırılmasından kaynaklandığını anlatıyor.

 

(44)

 

Tepeden Lhasa’ya bakıyorum. Tibet kralı Songtsan Gampo, prenses Wencheng ile evlendikten sonra meditasyon amacıyla Potala Sarayını inşaa ettirmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Göz alabildiğine uzanan bir yaylanın ortasına kurulmuş bu şehir. Bulunduğumuz tepedeki sessizlik ve huzur müthiş! Ufuk çizgisi çepeçevre mor dağlarla çevrili. Deniz seviyesinden 3650 metre yüksekte, neredeyse ot bitmeyen bir coğrafyada yaşamaya çalışan, kırmızı yanaklı ama zayıf, incecik bacakları, kösele gibi görünen derileri ile elle tutulabilir yoksulluğunu hissettiğimiz, saygılı ve güler yüzlü insanlar ülkesi.

 

(20)

 

Yavaş yavaş aşağıya iniyoruz. Açıktık! Mümkün olduğu kadar içinde et olmayan Tibet yemeği yiyecek bir yer bulmak niyetindeyiz. Biraz yürüdükten sonra Lhasa standartlarına göre güzelce bir lokanta buluyoruz. Ben momo yiyeceğim. Momo; içi et, peynir veya sebze ile doldurulmuş, haşlanmış büyük boy mantıya benzer bir yemek ve oldukça lezzetli. Tibet’in ilginç bir mutfağı var. Yemek yemek keyiften daha çok yaşamak için yapılan bir eylem. Hepimiz “yaşamak için” yemek yemiyor muyuz? diye düşündüğünüzü tahmin ediyorum. Tabi ki öyle ancak bizler yemek işini biraz daha farklı algılıyoruz. Süslüyoruz, yeni lezzetler katıyoruz, yeni soslar araştırıyor aynı zamanda da damak ve göz zevkimizi besliyoruz. İşte Tibet’te işin bu kısmı hiç yok. Tibet dilinde “Bö cha” denilen, batılıların ise“Yak-butter Tea” dedikleri tereyağlı, baharatlı ve tuzlu çay içiyorlar diyeyim ve bu konuyu kapatayım.

 

 

(23) (77)

 

 

 

 

 

 

 

Tibet mutfağı öyle çok çeşidi olan bir mutfak değil. Benim yediğim Momodan başka Thugpa dedikleri etli veya sebzeli şehriye çorbası gibi bir yemekleri var. Çin mutfağı da oldukça yaygın. Hemen her şehirde bir veya birkaç Çin lokantası var. Benim de favorim olan, yak sütünden elde edilen yak peyniri de en sevilen yiyecekler arasında. Tibet’in milli yiyeceği ise, kavrulmuş arpa ununun yak tereyağı ile karıştırıldıktan sonra su veya bira ile ıslatıp, hamur haline getirilerek yapılan Tsampa adı verilen bir yemek. Bir de Tibetlilerin vazgeçilmezi kurutulmuş yak eti var. Şeritler halinde kesilen et, açık havada gölge bir yere asılarak kurutuluyor ve her yemeğe karıştırılabiliyor.

 

(61)

 

Yemek faslını atlattıktan sonra, Lhasa’nın yaklaşık 8 km. dışında, Ganpoi Uza Dağı’nın eteklerinde bulunan Drepung Manastırına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Tibet’in en büyük budizm okulu olan Drepung Manastırı bir zamanlar 10 bine yakın “Monk” yani rahip barındırıyorken şu anda sadece 700 rahip bulunduğunu öğreniyoruz. Drepung Manastırı, dünyanın en büyük manastır kompleksi.

 

(64)

 

Bu komplekste dört Budist yüksek okulu, bir çok stupa, sunaklar, etrafı dua çarklarıyla çevrili tapınaklar, çok büyük bir tören salonu ve Ganden Phodrang Sarayı bulunuyor. Altın ve değerli taşlarla süslenmiş yüzlerce Buda heykeli ve thangkalar gerçekten görülmeye değer. Tören salonunda, kendimize güzel bir yer seçiyoruz. Yavaş yavaş kalabalıklaşan salonda hayatımızın en unutulmaz anlarından birini yaşıyor, yüzlerce keşişin dev borazanlar ve davullarla yaptıkları dualarını dinliyoruz.

 

(59)

 

Yönümüzü ülkenin Drepung ve Ganden manastırları ile birlikte en önemli üç manastırından biri olan Sera manastırına çeviriyoruz. Sera “Yaban gülü bahçesi” demek.Lhasa’nın kuzeyindeki Sera Manastırı, Gelugpa mezhepinin kurucusu Tsong Khapa’nın müridi Jamchen Choje tarafından 1419 yılında kurulmuş.

 

(78)

 

Manastır halen aktif olarak rahip adaylarının eğitildiği bir yer. Arkasına yaslandığı dağda, kayaların üstü Buda resimleri, padme yazıları, rengârenk Buda bayrakları ile sembolize edilmiş Buda’ya yönelik resimler yapılmış. 5 temel elementi temsil eden dua bayrakları dikkat çekiyor. Her kaya, her köşe başı, her nokta bir ibadet yeri olarak iş görüyor. İnsanlar, manastırı çevreleyen bu dağın çevresinde de dolaşarak tavaf ediyorlar ve sevap kazandıklarına inanıyorlar.

 

 

(62)

 

 

Ağaçların altına yayılmış yüzlerce rahip görüyoruz. Bir çeşit eğitim yapıyorlar. Biri kalkıp diğerinin önüne gidiyor ve iki elini karşısındaki rahibin burnunun ucunda birbirine çarpıyor. Bu hareket bir kez değil, defalarca tekrarlanıyor. Sinir olmak işten bile değil. Sürekli aynı soruları soruyor, karşısındaki rahibin Sabrını sınıyorlar.

 

(80) (79)

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir süre daha rahipleri izleyip, dönüş yoluna çıkıyoruz. Bu günlük yeter diye düşünüyoruz. Hava kararmaya ve soğumaya başladı. Hala başım ağrıyor. Şehre dönüyor ve otelin yakınlarında bir lokantada karnımızı doyuruyor ve sabah daha sağlıklı uyanmak umuduyla günü bitiriyoruz.

 

(38)

 

Sabah batı usulü bir kahvaltıdan sonra yine yola düşüyoruz. Programımızda; Norbulingka Parkı var. Kapısından içeri adım attığımızda cennetten bir köşe görüyoruz. Norbulingka “Mücevherlerle süslenmiş bahçe” anlamına geliyor. M.S. 1751 yılında Dalai Lama’nın yazlık evi olarak inşa edilmiş. Şu anda 40 hektarlık alanda Tibet tarzı inşa edilmiş irili ufaklı 370 odadan oluşan bir saray kompleksi burası. Her yer yemyeşil.

 

(65)

 

Dünyada eşi benzeri olmayan ağaçlar ve çiçeklerle süslenmiş. 1959 yılından önce, soylu olmayanların girmesi yasak olan bu yapılar kompleksi günümüzde festival ve tatillerde halka açılıyor. Halk renkli kıyafetleriyle buraya gelerek çadır kuruyor, yemekler yiyor, danslar edip, gece boyunca şarkılar söyleyerek eğleniyorlar.

 

(73)

 

Şehre dönüyor, gezmediğimiz Tibet Müzesine yöneliyoruz. Kalan zamanımızı burada değerlendireceğiz. 1999 yılında kurulan müzede tarih öncesine ait tüm giysiler, eşyalar, araçlar, takılar, yak yününden yapılmış çadırlar, yak derisinden yapılmış kanolar vs. sergileniyor.

 

(67)

 

Ertesi gün öğlene doğru Tibet’ten ayrılıp, bir başka yazının konusu olacak, Çin’in Yichang şehrinden nehir gemisine binerek, Yangtze nehrinde yapacağımız 3 günlük nehir yolculuğunun heyecanı ile akşam yemeğini otelimizde yiyor, erkenden günü bitiriyoruz.

 

(53)

 

Tibet halkını, yıllardır süre gelen, bitmez, tükenmez baskılara direnen, acılarla yoğrulmuş, çilekeş insanlar topluğu olarak düşünmeden edemiyorum. İçimde tarifi zor bir buruklukla uçağın penceresinden son bir kez daha Lhasa’ya bakarken, Tibet’i; kulaklara “Mantra”ların fısıldandığı, sessiz insanları, sakin manastırları, stupaları, uçsuz bucaksız bozkırları, Himalaya dağlarının göz alabildiğine uzanan manzaralarının yanı sıra her yerden daha yüksekte olduğunuzu hissettiren havası ile hiç unutmayacağım. Bu ülkeye ve bu çilekeş halka en iyi dileklerimi gönderiyor,

Gezenlere, Gezmek isteyenlere, Gezmesini bilenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 (86)

 

(85)

(81)

 (7)

 

(18)

 

(21)

 

(24)

 

(25)

 

(31)

 

(29)

 

(28)

 

(32)

 

(43)

 

(41)

 

(40)

 

(39)

 

(45)

 

(47)

 

(48)

 

(49)

(50)

(51)

(52)

 

(54)

 

(55)

 

(56)

(57)

 

(58)

 

(63)

(68)

(70)

(71)

 

(72)

 

(74)

 

(75)

(76)

 

 

(60)

 Başa dön

Tibet” için 4 yorum

  • 1 Nisan 2015 tarihinde, saat 23:15
    Permalink

    Sevgili Yolname,
    inan çok kıskandım…ama bizim kıskançlığımız sevgi dolu…
    o kadar güzel ve detaylı herkesin anlayabileceği düzeyde ve dahi tertemiz bir Türkçeyle yazdığın bu yazı için kutluyorum… Benim böyle bir yolculuğa çıkabilme ihtimalim bile yok…çok güzel çok iyi konuyu tamamlayan fotograflarla bezemişsin ki yazı sanki oraya gitmiş kadar oldum..çok enterasan insanlar….kimbilir daha neler var sırada….böyle güzel süprizleri her daim bekliyoruz senden…artık alıştırdın…
    ellerine ,emeğine sağlık….iyi ki varsın…
    tebrik ediyorum….

    Yanıtla
  • 16 Mayıs 2015 tarihinde, saat 21:35
    Permalink

    Anlatımın ve harika fotoğrafların için çok teşekkür ederim. Anlattıklarına göre Tibet’e sağlık nedenleriyle yolculuk yapmam mümkün değil. Fakat gidebilsem senin usta işi fotoğraflarında gördüğümden daha fazla güzellik görebileceğimi sanmıyorum. Herşeyi çok güzel anlatmışsın. Emeğine, gözlerine ve nefesine sağlık…
    Yolculukların ve ışığın bol olsun…

    Yanıtla
  • 11 Temmuz 2015 tarihinde, saat 09:56
    Permalink

    Küba Gezi Notlarının Yorum bölümü çalışmadığı için buraya yazıyorum. Kusura bakmayın.
    Notlar, fotoğraflar çok güzel.
    Beni vuran bir “an” var. Bunu paylaşmak istedim. Yıllarımı Çalışma hayatı, İnsan Kaynakları Yönetimi işine vermiş biri olarak çok etkilendim.. Puro saran kızlar sıralarda ve onlardan biraz daha yüksekte biri, onlara “kitap okuyor” veya gitar çalıyor. Ne güzel bir çalışma ortamıdır o !.. Boşuna güzel olmuyormuş o purolar !… Bacaklarla, arasıyla alakası yokmuş… Gerçek bir sebebi varmış.. Buymuş… dedim…
    Ellerinize sağlık..

    Yanıtla
  • 5 Kasım 2016 tarihinde, saat 23:46
    Permalink

    Kıymetli Arkadaşım,Tibet’i senin güzel anlatımınla ve resimlerinle izlemek çok güzeldi,yüreğine ve ellerine sağlık …
    Fakat, okudukça hem meraklandım,hem de nefes alamamak beni korkutmadı desem yalan söylemiş olurum herhalde…Okurken bile ruhum daraldı.
    Seni tekrar kutluyorum.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir