Tayland

“Sazlı Dam…”

 

Bangkok, Svarnabhumi havaalanına indiğimizde, Cağaloğlu hamamına girmiş gibi, sıcak ve nemli bir hava çarpıyor yüzümüze. Gerçekten, havadaki su buharının kokusu, işte Tayland’dayım dedirtiyor insana.
Havaalanı, oldukça büyük! Çelik konstrüksiyon bir çatı altına yapılmış, modern mimarisi ile bizim Yeşilköy, Atatürk Havalimanını anımsatıyor. Binanın içi normal şartlarda beklenenden daha sıcak! İster istemez insan, dışarısı nasıl acaba? Diye düşünmeden edemiyor.
Pasaport kuyruğunda beklerken, elimizdeki pasaportları yelpaze gibi sallamaya başlıyoruz. İstanbul’dan ayrılırken kar yağıyordu. Vücutlarımız kışa ayarlı olduğundan, birden, böyle sıcak havaya girmek bütün dengesini bozuyor insan bedeninin.
Olsun, yeni bir ülke göreceğiz ya! Onun sevinci ile her şeye katlanabiliriz. Vize gibi sorunlar olmadığı için, sıra hızlı ilerliyor. Türk vatandaşları, Tayland’da 1 Aya kadar vizesiz kalabiliyor. Polisi geçip, çıkış kapısına yöneliyoruz.

thailand_880

Yol planımızı, uzun zaman önceden başlayarak ve gayet ince eleyip, sık dokuyarak hazırladığımız için, sürpriz bir olumsuzluk çıkmayacağını düşünüyoruz. Çıkış kapısı, büyük bir döner kapı. Kalabalık nedeniyle, hiç durmadan dönen kapının aralıklarından gelen sıcak hava, dışarısı hakkında biraz da olsa fikir veriyor. Hiç çare yok, ister istemez otele gideceğiz. Otobüsle falan uğraşmayıp, hemen bir taksi ile gitmeyi kararlaştırıyoruz. İçeride bir bayan görevli var, gideceğiniz yeri söylüyorsunuz, size bir fiş veriyor. Dışarı çıkıp, sıranız geldiğinde, Taksiye binip gidiyorsunuz. Kısa bir süre, bu sistemin nasıl işlediğini izliyorum. Bakıyorum ki sorunsuz, tıkır tıkır çalışıyor. Pazarlık yok, kazık yeme korkusu yok, gayet güven verici bir sistem. Hemen gidip bir fiş de ben alıyorum. Fiyat belli 800.-Baht. (Tayland’ın para birimi Baht ) 1.- Dolar, yaklaşık 30.-Baht (29,6). Taksi tutarı 27.-Dolar.
Havaalanına 25 Kilometre uzaklıktaki, Bangkok’un en ünlü caddelerinden biri olan, Khaosan Road isimli caddeye açılan bir sokakta bulunan otelimize geliyoruz. Valizlerimizi alıp, çeke çeke otelin lobisine giriyoruz. Resepsiyon bankosunun uzunluğu 5-6 Metre var. Bankonun arkasında, tek tip, uzun sarı elbiseler giyinmiş ve likör takımı gibi sıraya dizilmiş, sıkma baş-türbanlı 5 kız, gülerek bizi karşılıyor. İçlerinden biri, “Bangkok’un yegâne “Halâl” oteline hoş geldiniz” diyor. Kısa bir şaşkınlık geçiriyoruz. Bozuntuya vermeden, hafif tebessüm ile giriş işlemlerimiz bitiriyoruz. İşlemlerimizi yapan bayan, birer adet de hoş geldin içkisi için fiş veriyor. Odalarımıza yerleştikten sonra, otelin arkasındaki, orkide bahçesinde içeceğiz.

Odaya giriyor, duştan sonra, şöyle birazcık, sırt üstü uzanıyorum. Tavana bir ok çizilmiş, okun içinde “Qıblat” yazıyor. Çok şükür kıbleye doğru yatacağız.
2 Saat sonra lobide buluşuyoruz. Otelin arkasındaki orkide bahçesine geçip, fişlerimizi verip, içkilerimizi alıyoruz. Hoş geldin içkisi olarak, bardağın kenarına orkide çiçeği takılmış şerbet ikram ediliyor. Şerbetimizi kafaya dikip, çıkış kapısına yöneliyoruz. Kapının önünde, İngiliz gençler var. Gölgelere sinmiş bira ve sigara içiyorlar. O sırada dışarıdan gelen bir başka İngiliz genci, İngiliz gruba “ Neden burada oturuyorsunuz?” diye soruyor. Gençler, kahkahalar atarak, içerde bira içmenin yasak olduğunu söylüyor ve hep birlikte dalga geçip, eğleniyorlar.
Ünlü, Khaosan caddesine 150 Metre uzaktayız. Bizim “Helâl” otelin konumu harika. Bu 13 Milyonluk şehirde, merkeze bu kadar yakın olmak, çok büyük kolaylık sağlıyor. Caddeye çıkıyor, yürümeye başlıyoruz. Bir renk cümbüşüne dalmış gibiyiz. Cıvıl cıvıl insanlar, rengârenk tabelalar, seyyar satıcılar, müzik sesleri, kokular, arabalar, bizim skuter olarak bildiğimiz, 3 tekerlekli motosikletten hallice ve uzak doğuya has bir taşıt olan tuk tuklar, had safhada gürültü, kirli ve sıcak hava. İnsan nereye bakacağını bilemiyor.

2bangkok880

Seyyar lokanta diyebileceğimiz yiyecek satıcıları harıl harıl akşama hazırlık yapıyorlar. Bulaşıklarını, yağmur suları gitsin diye yapılmış olan asfalt kenarında ki mazgallarda yıkıyorlar. Tabaklar, tencereler, kaşıklar, çatallar yerde, 2-3 litre suya batırıp, çıkarıyor bulaşık kapları böylece temizlendiğini zannediyorlar. Asfalt koko yağından parlamış. Her yere, koko yağı, köri, kimyon ve daha bir sürü baharatın karışımı bir koku sinmiş, sanki her nefeste ciğerlerimize yapışıyor. Bu kokunun bizimle birlikte eve kadar gelebileceğini tahmin edemezdim. Bu koku o kadar yoğun ki, Seyyar satıcıların sattığı kızarmış böcek görüntülerinden ve sıcaktan kaybolan iştahımız iyice yok oluyor.
Ama kimsenin günahını almayayım, hiç ter kokusu duymuyorsunuz. Gördüğünüz herkesin tişörtü terden sırılsıklam ıslak, ama ter kokusu yok. Terleye terleye bitmiş herhalde. Açlığımızı bastırmak için, ünlü hamburgercilerden birini arıyoruz. Karnımızı doyurup, otele döneceğiz. Biz hamburgerci ararken, İştahla böcek yiyen Avrupalı turistlerin pisboğazlığı dikkat çekici! Valizimde, kavanoz içinde bir kiloya yakın zeytinimiz var. Dönüşte, 24 Saat açık 7Eleven dükkânlarından bir paket sandviç aldım mı değmeyin keyfimize.
Gece iniyor, biraz serinleriz diye umudumuz var(dı), ama ne gezer, sıkıntı aynen devam ediyor. Saat 22.00. hala sıcaklık 30 Derece civarında, nem olmasa dayanmak daha kolay olacak. Bir iki güne kadar alışacağız herhalde.
Biraz daha dolaştıktan sonra, ünlü Hamburgercilerden birini bulup, hamburger menüsü ile açlık sorunumuzu gideriyoruz. Tok karına, geç vakte kadar değişik publar da oturup shinga biralar içiyoruz. Dünyada eşi zor bulunur, bir araya gelmeleri imkânsız insan portreleri izleme imkânı buluyoruz. On bir saatlik uçak yolculuğundan üstüne daha fazla dayanamayıp “Qıblat”a dönük yataklarımızda, klimanın ninni gibi gelen sesinde günü noktalıyoruz.
Sabah, dinlenmiş bir halde, neşe ile “Zeytinli” kahvaltımızı yapıp, kendimizi dışarı atıyoruz. Elimde, daha önceden yaptığım listeye bakıyorum ve Bangkok’un en önemli tapınaklarından, Wat Phra Kaew isimli Zümrüt Buda Tapınağı ve büyük saraya gidiyoruz.

bangkok-marble880

Büyük bir binalar dizisi olan, altın yaldızlı kuleleri ve mozaikleriyle muhteşem bir tapınakla karşılaşıyoruz. 1782 Yılında yapılmış tapınağa barındırdığı “Zümrüt Buda” adını vermiş. Adı, zümrüt (Emerald Budha) ama kendisi zümrüt değil. Yeşil yeşim taşından yapılmış. İçeri giren ziyaretçilerden azami saygı bekleniyor. Açık elbise, mini etek ve şort yasak! Fotoğraf çekimine izin verilmiyor. Tapınağa girerken ayakkabılar çıkartılıyor. Yerden yüksekte teşhir edildiği için, bırakın fotoğraf çekmeyi, görmek bile çok zor. Tahminen 60-70 santimetre civarında bir heykel. Tapınak ise ayrı güzel! Mimarisi, kabartmaları, heykelleri, kokusu ve kutsal bir yer olmanın verdiği ulvi havası ile gerçekten güzel bir mabet. Bu yüksek bahçe duvarlarının çevrelediği alanda bulunan 100 e yakın binadan biri de I nci Rama’nın yaptırdığı kütüphane. Ünlü Hint destanı Ramayana’nın, 178 Bölümünün burada saklandığı biliniyor. Bilinen en eski Hint yazıları olarak kabul edilen bu 24.000 Bölümlük destanın, neredeyse tamamı ya değiştirilmiş, ya da yok olmuş. Ayrıca Budist edebiyatının önemli kopyaları da bu kütüphanede saklanıyor. Köklü bir tarihe dayanan Thailand-Tayland, eski adıyla Siyam Krallığı, bölgesinde daima önemli bir ülke olarak varlığını sürdürmüş. Burma, Kamboçya, Laos, Malezya, Hint Okyanusuna açılan Siyam körfezi ve Andaman denizi ile çevrili.
1932 Yılında Monarşi yönetimini seçen Tayland, halen 9.Rama olarak anılan kral, Bhumibol Adulyade tarafından yönetilmekte. 63 Milyon nüfusu ve kişi başına yıllık geliri 8250 Dolar olan Tayland, ekonomik zorluklarına rağmen, tapınakların bakımına çok büyük bütçeler ayırarak, onların böyle temiz ve bakımlı olmasını sağlıyor.

Bangkok880

Thai dilinde “Melekler şehri “ anlamına gelen Bangkok ülkenin kalbi. İçinden geçen Chao Phraya nehri, Mısır’ın Nil nehri gibi, bütün bu bölgeye hayat veriyor. Nehrin üstünde ve kıyılarında geçen hayatlar, ekmeğini nehirden çıkaran insanlar, bizim gibi yabancı turistlere muhteşem görüntüler sunuyor.
Bangkok’un Thai dilinde adı; Krung Thep Mahanakhon Amon Rattanakosin Mahintharayutthaya Mahadilok Phop Noppharat Ratchathani Burirom Udomratchaniwet Mahasathan Amon Phiman Awatan Sathit Sakkathattiya Witsanukam Prasit. Halk arasında kısaca, Krung Thep Mahanakhon olarak söyleniyor.
Henüz daha sabah! Bu gün akşama kadar, Bangkok’un önemli 6 Tapınağını gezmek istiyoruz. Tuk tuklar sayesinde ulaşım ile zaman kaybetmediğimiz için, güneş batmadan kısa bir nehir turu bile atabileceğiz. Tuk tuk, 3 tekerlekli, skuter gibi bir motosiklet. Arkada 2 Kişinin oturabileceği bir bölümü var. Etrafı açık, üstü kapalı. Bir yerden, bir yere deli gibi giden, genellikle kelle koltukta yolculuk yapılan, uzak doğuya özgü bir taşıt. Püfür püfür yolculuk yapıyorsunuz. Neredeyse bütün tuk tuk sürücüleri üçkâğıtçı! Hiç dürüstüne rastlamadım. Biraz boş bulunursanız, 3 Dolara gittikleri bir mesafe için 30 Dolarınızı alabilirler.

Thailand-1-(2)880

Tayland, her konuda pazarlık yapılması şart olan ülkelerin başında geliyor. En iyi pazarlık, satıcının istediği fiyatın, dörtte, beşte birini teklif etmek! Satıcının 2000.-Baht istediği bir malı 300.-Baht’a alırsanız hiç şaşırmayın. Lonely Planet’in Tayland rehberinde gördüğüm bir fotoğrafta; Bir seyyar satıcı, batılı bir bayan turiste eliyle 5 parmağını göstererek satış fiyatını işaret ediyor. Alıcı bayan ise sadece 1 parmağını kaldırmış alabileceği fiyatı gösteriyor. Yani, satıcı 5 istiyor, alıcı 1 veriyor. İşte, Tayland’da ki alışveriş yönteminin özeti!
Fazla oyalanmadan, Wat Phra Kaew’den çıkıp, önce, Kamboçya’da ki Angkor Wat isimli, dünyanın en büyük kapalı alanı olan tapınağından esinlenerek yapılan, Wat Arun’a, oradan da, Altın Buda heykelinin bulunduğu Wat Traimit’e gidiyoruz.
Dünyanın en büyüğü olan ve milyonlarca dolar değerinde, yüzde 83 saflıkta altından yapılmış, Buda heykelini görenler şaşırıyor. 100.-Baht (3,30 Dolar) ödeyerek içeri giriyoruz. Altın heykeli görünce, aklıma İstanbul’da bir arkadaşımın, adresini verdiği gümüş mağazası geliyor. Akşam, tapınaklar ve nehir gezintisinden sonra Khaosan caddesinde bulunan bu gümüşçüye gideceğiz. Buradan daha ucuz gümüş eşya bulamazsın diye de tembihlemişti arkadaşım. Gümüşçü bayanın adı Mis. Pigal. Bakalım akşam tanışacağız.
Hızla, Wat Mahathat tapınağına geçiyoruz. Ayakkabılarımızı çıkarıp, dizlerimizin üstüne çökerek, dua edenleri izliyoruz. Sıraya dizilmiş bir sürü heykel var. İçerinin mistik havası müthiş. Dua ritüellerini izleme fırsatı bulmaktan mutlu oluyoruz. Tapınaklar arası tuk tuklu ulaşımlarda, hiç olmazsa, bu tapınakların ve diğer şeylerin isimlerini not etmeye çalışıyorum. Yoksa yarın sabah hepsi birbirine karışacak.
Wat Saket tapınağı, 58 Metre yükseklikte, “Golden Mount” isimli tepeye kurulu. Kral 1.Rama tarafından 18 nci yüzyılda yaptırılmış. Ölenlerin yakıldığı, Bangkok’un merkez krematoryumunun yanında. 318 basamak tırmanarak, dilimiz dışarıda varabildiğimiz tapınağın en büyük avantajı, şehri tepeden görmesi. Merdivenlerin yanına asılı büyük çanlara vurarak, tepeyi inip, yakaladığımız şeker pembesi taksiye, bizi nehir kenarına götürmesini söylüyoruz. Biraz dinlenip, kahve, su ihtiyacımızı giderdikten sonra, bir tekne kiralayarak Chao Phraya nehrinin kanallarına dalacağız. Uyuyan Buda’yı yarına bırakıyoruz.

Thailand-880

Biraz dinlendikten sonra, bir karı-kocanın birlikte çalıştırdıkları, ince, uzun bir tekne kiralıyor ve Chao Phraya nehrinin kanallarına dalıyoruz. Bir yanda en ağır haliyle yoksulluk yaşanırken, diğer yanda, gökdelenlerde altın yaldızlı bir hayat yaşanıyor. Chao Phraya Nehrinin kenarları, kazıklar üstüne yapılmış, teneke evlerle dolu. Sosyal ve insani hiçbir hizmet götürül(e)meyen bu insanlar, her türlü ihtiyaçlarını nehirden karşılıyorlar. Üst taraftaki komşu tuvalet ihtiyacını giderirken, akıntıya göre 10 Metre aşağıda olan, bulaşık veya çamaşır yıkıyor. Biraz aşağıda çocuklar yüzüyor. Bir başkası sabunlanmış, köpükler içinde banyosunu yapıyor. Kenar, köşe girintilerde hayvan leşleri yüzüyor. Nehir kıyılarına, yer yer Kralın dev portreleri dikilmiş. Her şey, her yer paslı. Kralın, saltanat kayıklarının korunduğu kayıkhanesinin önünde dizi dizi kayıkları görünüyor.

Thailand-1-(18)

Tekne turunu bitirip, iskeleye yanaştığımızda, yeter artık deyip, yolumuza çıkan ilk “Thai ayak masajı” yapılan dükkâna giriyoruz. 1 Saati 180.-Baht (6.-Dolar) , 2 Saati 350.-Baht. 1 Saatin yeterli olacağını düşünüp, ayaklarımızı masaj uzmanına teslim ediyoruz. Acelemiz, güneş batarken nehir kenarında bulunmak için. Masaj bittiğinde, dinlenmiş, hamur gibi olmuş ayaklarımızla, hızlı hızlı nehir kenarına gelip, 9 ncu Rama’nın yaptırdığı, modern köprünün arkasında güneşi batırıyoruz.
Yürüyerek otele dönüyoruz. Odalarımıza çekilip 2 saat kadar dinlenip, duş aldıktan sonra, yiyecek bir şeyler bulmak umuduyla dışarı çıkıyoruz. 20 ye yakın yemek satan dükkân gezdikten sonra vaz geçip, dün gittiğimiz hamburgercide karar kılıyoruz. Hiç olmazsa bildiğimiz lezzet. New York’ta ya da İstanbul’da ne ise, burada da aynı.

Thailand-1-(19)

Yemekten sonra yine yürüyerek, Khaosan caddesine gidiyoruz. Bayan Pigal’in gümüş mağazasını buluyoruz. İstanbul’dan selâm getirdiğimizi söylüyoruz. Pigal, minyatür bir Thai kadını. Eşi, Hindistan asıllı. Gümüşleri Hindistan’dan getiriyorlarmış. Güler yüzle karşılıyor bizi. Hatırı sayılır indirim bile yapıyor. Yarım kiloya yakın gümüş takılar, gümüş bayan saatleri, dizi dizi gerçek inciler satın alıyoruz. Benim hesabım, toplam 62.-Dolar tutuyor. Saatin bir tanesi bile 150.-Dolar eder. Cephesi dar, arka tarafa gidildikçe genişleyen, uzun bir mağaza. Her yer gümüş dolu. Yerlere düşenlere kimse bakmıyor. Yürürken, yüzüklere, kolyelere basabilirsiniz.

Gümüş dolu torbalarımızı sırt çantalarımıza atıp, caddeye çıkıyoruz. Hava kararalı epey olmuş. Cadde, gece ziyaretçilerini ağırlamak üzere hazırlanmış. Neonlar yanmış, can alıcı tabelâlar yanıp sönmeye başlamış. Her millet, her ırk ve her cinsten insan dolmaya başlamış. Hayat kadınları, eşcinseller, “lady boy” olarak adlandırılan, travestiler, yerli halktan insanlar, turistler, yaşlılar, gençler, beyazlar, sarılar, siyahlar. Bir renk cümbüşü, bir hayal âlemi sanki!
Caddede, bir, iki tur atıyoruz. Bazı gece kulüplerinin ön cephesi yok. Tamamen açık. İçeride, sahne denilebilecek bir yükseltiye çıkmış kadınlar, bir borunun etrafında striptiz yapıyorlar. Barlar, batakhaneler, girişi bedava, çıkış 100.-Dolar olan gece kulüpleri. Nereye bakacağını şaşırıyor insan. Bir süre sonra yorulup, bir Irish Pub’a oturuyoruz. Shinga biralarımızı içerken, gelen geçeni izlemekten gözlerimiz yoruluyor. Caddenin öyle bir havası var ki, bütün dünyadan süzülüp gelmiş, iplerinden boşalmış, yasaksız ve ahlak kurallarının işlemediği bir yerdeyiz. Herkes o kadar rahat ki, caddenin ortasında, kadın kadına veya erkek erkeğe öpüşebiliyorlar. Avrupalı, yaşlı kadınlar, ellerinden tuttukları genç Thai delikanlılarını, köpek gezdirir gibi gezdiriyor. 70 Yaşlarında bir adam, iki genç Thai kıza birden sarılmış önünüzden geçiyor. Gece ilerledikçe, alkol oranları arttıkça, cüret ve cesaret artıyor ve cadde, bir tiyatro sahnesine dönüyor.

Thailand-1-(14)

Herhalde bu gördüklerimden olacak, Tayland denildiğinde, yıllar önce seyrettiğim “Sazlı damın Kahpesi” isimli bir Türk filmini hatırlıyorum. 1956, 1969 ve 1976 da olmak üzere 3 kez çekilen ve sırasıyla, Muhterem Nur, Feri Cansel, Zerrin Egeliler’in oynadığı, erotik filmde, komşu erkekleri ayartmaya çalışan, gözleri fel fecr okuyan, hafif meşrep, fettan bir kadın anlatılıyordu.

Evet, Bangkok’un, bu gece hali, o filmin adına tam da uyuyor. “Sazlı Damın Tayland’ı”

Thailand-1-(10)880

Sabah 08.30 da kahvaltımızı bitirmiş, dışarı atıyoruz kendimizi. Otelin hemen kapısının önünde ki tuk tuk’lardan biri ile her sabah yaptığımız gibi, sabah pazarlığını yapıp, günlük turumuza Wat Pho Tapınağından başlıyoruz. Sabah erken saatlerde Budist rahipler, Buda heykellerinin önlerine meyveler koyup, çiçeklerle süslüyorlar. Bir de, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş kadın ve erkeklere rastlıyoruz. Bu kişilerin, tapınağa kabul edilmeleri için bekleyen, kendini dine adamış kimseler olduğunu öğreniyoruz.

Thailand-1-(17)

 

Wat Pho tapınağına giriyoruz.46 Metre uzunluğunda, 15 metre yüksekliğinde yatar vaziyette bir Buda ile karşılaşıyoruz. Burası, en çok ziyaretçi alan yerlerden biri! Biz, heykelin etrafında dolaşırken, tapınağın içi, trink, trink, trink sesleri ile çınlamaya başlıyor. Heykelin bulunduğu salonun duvar diplerine yüzlerce küçük metal tas dizilmiş. İnsanlar, avuçlarına doldurdukları bozuk paraları, her tasa bir tane olacak şekilde atıyorlar. Herkes, para atmaya ayrı yerlerden başladığı için, akustik salonda, kendiliğinden bir müzik oluşuyor.
Wat Pho, 20 Dönümlük bir araziye kurulu. Kral 1.Rama tarafından, Bangkok’un başkent olmasından 200 Yıl önce yaptırılmış. Tapınak, ilk yıllarında, eğitim ve öğretim için de kullanıldığından, Tayland’ın, ilk üniversitesi olarak kabul ediliyor. Külliye de, geleneksel Thai masajının öğretildiği ilk masaj okulu olarak bilinen, bir de tıp merkezi var. Halen bu merkezde, bilimsel bir Thai masajı yaptırmak mümkün. 1 Saatlik masaj, özel eğitimli kişilerce yapılıyor ve ücreti 350.-Baht.

Thailand-1

Wat Pho’yu bitirip, Kral V.Rama tarafından yapılmış, Phyathai Sarayına gidiyoruz. Sarayın bahçesi, bodur ağaçlarla süslenmiş. V.Rama’nın Fransa’da aldığı eğitimin etkisiyle Neo-Gotik tarzda inşa edilmiş Saray, beş ayrı binadan oluşuyor. Bahçe mimarisi bile görülmeye değer.
Phyathai Sarayından ayrılıp, Amanta Samakhom adındaki muhteşem mermer saraya gidiyoruz. Mermer sarayın hemen yakınında bir de park var. Bu park, tamamı tik ağacından ve hiç çivi kullanılmadan inşa edilen bir tarihi köşk ile kralların bu güne kadar kullandıkları faytonların, arabaların teşhir edildiği mini müzeyi barındırıyor.

Thailand-1-(16)

Bu öğleden sonrayı parka ayırıyoruz. Gördüğümüz güzellikler, Dışarının 35 Derece sıcaklığı, parkın serin ve kuytu gölgelikleri, tik ağacı köşkün güzelliği, gitmemize izin vermiyor sanki. Birkaç saatimizi burada harcayıp, hava kararırken, otelimize dönüp, duş, akşam yemeği gibi ihtiyaçlarımızı gideriyoruz. Dışarıda yemek aramamak için otelde gözümüzün kestirdiği sebzelerle ve salata ile açlığımızı yatıştırıyoruz.

Gece kurulan ünlü Patpong gece pazarına gideceğiz. Saat 22.00 civarında, bir tuk tuk ile pazarın girişine geliyoruz. Polis, pazarın girişini ve çıkışını kesmiş, büyük tabelalarla turistleri yankesicilere karşı uyarıyor. Akla gelebilecek her markanın sahtesinin satıldığı, sokaklar dolusu tezgâhların açıldığı pazarın iki yanında bulunan, binaların giriş katları, tamamen batakhanelerle sarılmış. Patpong’un ünü her yere yayılmış. Sahte tekstil, elektronik, saat, dvd. Alış veriş tamamen birilerini kazıklamaya endekslenmiş. Satıcının 500.-Baht dediği bir ürünü, 50.-Baht’a alabilirsiniz. Geniş bir cadde düşünün, her iki yandaki kaldırımlara taşmadan, ortadaki alana, uzunlamasına tezgâhlar dizilerek kuruluyor pazar. Tezgâhlar arasında, uzunlamasına sokaklar oluşuyor, kalabalıktan yürüyemiyorsunuz. Kaldırımları, gece kulüplerinin, daha doğrusu batakhanelerin korumaları tutmuş. Batakhanelerin kapıları ardına kadar açık, bazılarının ön cephesi hiç yok. İçerde çıplak kadınlar dans ediyor. Herkes sizi içeri davet ediyor. Girmek kolay, ama çıkmak için küçük bir ayrıntı var, korumalar nezaretinde 100-150 Dolar ödemeniz istenebiliyor. Adamı kaybetseler, kimsenin ruhu bile duymaz.

Thailand-1-(13)

Gündüz, gayet alçakgönüllü, güler yüzlü, saygılı, sevecen ve yardımsever insanların yaşadığı bu şehir nasıl oluyor da geceleri bu kadar değişebiliyor, şaşırmamak elde değil. Biraz dolaşıp, bir iki ıvır zıvır aldıktan sonra, 24 saat açık 7Eleven’lardan birinden nefis soğuk sandviçler alıp, bir kahve dükkânında soluklanıp otele dönüyoruz. Niyetimiz, otelin wi-fi internetinden haberleşme ihtiyacımızı gidermek. Biraz geç fark ettiğim için, kısa bir süre kullanabildiğim Tayland Gsm firmalarından birinin sim kartı ile epeyce kâr ettiğimizi düşünüyorum. 3 Gsm firması var. Hepsinde fiyatlar aynı. Bizim kartımız ile ödeyeceğimiz ücretin 4 te, 5 te birine konuşabiliyorsunuz.
Otele dönüyoruz. Pazarlığı baştan yaptığımız için, tuk tuk şoförleri en kestirme yoldan, dolaştırmadan gideceğimiz yere ulaştırıyor. Pazarlığı sona bırakırsanız, bütün şehri 2 tur dolaşmanız işten bile değil.
Klima sayesinde deliksiz uyuyup, turp gibi uyanıyoruz. Kahvaltıda, yanımda getirdiğim zeytin, hayat kurtarıyor. Zeytin, domates, yumurta ve bol tropik meyve! Fiks mönü kahvaltımız. Sadece tropik meyvelerden yiyerek doymak olası! Dışı, denizkestanesi gibi, içi jöle kıvamında bir meyve olan rambutan’ı çok seviyoruz. Mangosteen, durien, karambola, papaya, ananas, mango, kavun, karpuz ve muz bol. Bütün gün terleyerek vücudun kaybettiklerini bu meyveler tamamlıyor.

Thailand-1-(8)880
Bu gün, ilk hedefimizde “Damnoen Saduak” adlı yüzen pazar var. Bangkok’un 110 Kilometre güneyinde. Bangkok’tan çıkmak 1 saat aldığı için, toplam yol 2 saat sürüyor. Yepyeni, klimalı, tertemiz bir pembe taksinin şoförüyle yaptığımız, kıran kırana pazarlıktan sonra, gidiş, bekleme ve dönüş için, 25.-Dolara anlaşıyoruz. Güzel bir yolculukla, yüzen pazara varıyoruz. Yüzlerce minik kayık, dükkân gibi çalışıyorlar. Su kanallarında kımıldayacak yer yok. Sebzeden meyveye, oyuncaktan şemsiyeye, yelpazeden, kuru balığa kadar her şey satılıyor. En hareketli zamanı sabah 8.00 – 10.00 arası. Toplu taşıma araçları da çalışıyor. Halk otobüsleri gördüm ama nereden kalkar, nerede durur bilmiyorum.
Bir saat kadar oyalanıp, birer el işi, yağlı boya resim çizilmiş bambu şemsiye alıyoruz. Yolda şoför ile yeni bir pazarlığa girişiyor ve uygun bir fiyata, bizi “Rose Garden” Gül bahçelerine götürmeye ikna ediyoruz. Şoför halinden gayet memnun yüzü gülüyor.. Rose Garden, çeşitli gösterilerin yapıldığı tiyatrosu, Bitkileri, hayvanlarıyla özenerek oluşturulmuş bir büyük park. Parkta, Thai boksu, Fil şovları, geleneksel Thai dansları, mini dramalar izliyoruz. Ve Thai insanlarının günlük yaşamlarını anlamaya yarayan, yapay bir köyü izleme olanağı buluyoruz. Tiyatroda izlediğimiz oyundan sonra, sanatçıların, izleyicileri selâmlamaları sırasında, diğer ülke bayraklarıyla beraber açtıkları Türk bayrağı gururumuzu okşuyor.
Akşama kadar, bu güzellikler içinde dolaşıyor, küçük bir fil safari yapıyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini unutuyoruz. Park yerine dönüyoruz. Arabanın içinde uyuyan şoförü uyandırıp, 30 Kilometre daha yol yaptıktan sonra, Bangkok’a ulaşıyoruz.

Thailand-1-(4)880

Bu akşam, 1991 Yılında Guinness rekorlar kitabına girmiş, 3500 Kişinin aynı anda yemek yiyebildiği, 1200 Garsonun hizmet ettiği Royal Dragon adlı restaurant’a gideceğiz. Sonra ünlü Çin mahallesine gidip, Çin ilâçlarının satıldığı asırlık eczaneyi görmek istiyoruz. Otelden hava kararırken çıkıyor ve hemen otelin önünde bir tuk tuk’a atlıyoruz. Yola çıkar çıkmaz, şoför, arkaya bir broşür uzatıyor. Akordeon gibi açılan, yaklaşık bir metre uzunluğunda bir broşür. Arkalı önlü, çıplak kadın fotoğrafları basılmış. Beğenin, sizi götüreyim diyor. Yok diyoruz, bizim karnımız aç.
10 Dakika sonra Royal Dragon’a varıyor, masamıza oturuyoruz. Ahşap platformlar üzerine yapılmış restaurant. Altımız su. Ortada, yine su üstünde büyükçe bir sahne var. Thai mutfağının, bizim damağımıza uyan tadlarına bakacağız. Restaurant, günde 10 ton’a yakın deniz mahsulleri satıyor. Menüsünde 1000 çeşit yemek var. Her gün saat 21.00 de Thai dansları ve gösteriler yapılıyor. Girintili, çıkıntılı platformda loca gibi masalar var. Garsonlar vızır vızır servis yapıyor. Önce masamıza, kalın, dışı yanmış bambu parçalarıyla dolu bir tabak getiriyorlar. 20-25 Santimetre uzunluğundaki bambular, ateşten yeni alınmış. İçi pirinç doldurularak, ateşe atılan bambunun suyunda pişen pirinç, macun gibi olmuş. Kaşar peynirini andırıyor. Değişik bir lezzet! Diğer yemeklerde anlatmaya değer bir farklılık yok. Karışık sebzelerden yapılmış, acılı bir çorba ve el kadar karideslerle doyuyoruz. Üstüne yeşil çaylarımızı içip dışarı çıkıyoruz. Planladığımız Bangkok gezimiz, bu akşam yemeğiyle bitiyor.

Thailand-1-(6)880

Sabah, Bangkok’a yeniden gelmeyi dileyerek, Svarnabhumi havaalanından, Bangkok Airways’in rengârenk uçağı ile havalanıp, Phuket’e iniyoruz. Hava biraz daha sıcak. Sorunsuzca, Patong Beach isimli otelimize kapağı atıp, eşyaları odaya bırakır bırakmaz, kendimizi havuzun serin sularına bırakıyoruz. Sıcak can yakıcı bir halde! Ortalıkta kimseler yok. Herkes, kafasını bir gölgeye sokmuş, dışarı çıkmak için güneşin batmasını bekliyor.
Phuket, Tayland’ın 42 Adasının en büyüğü ve en önemlisi. “Güneyin incisi” olarak adlandırılan ve her gideni kendine âşık eden tam bir tropik cennet! Harika bir doğası, zengin bir bitki örtüsü, güler yüzlü ve saygılı insanları ile bulunmaz bir tatil beldesi. 2004 Yılının aralık ayında, Hint okyanusunda meydana gelen depremden sonra oluşan tsunami sonrası, neredeyse yerle bir olmuş, bizler de bu üzücü görüntüleri Televizyonlardan izlemiştik.
“Mutlaka izi kalmıştır” önyargısıyla baktığım Phuket, adeta yeniden yapılmış. Geriye yıkık dökük hiçbir yer kalmamış. Yaralar büyük ölçüde sarılmış, insanlar normal olarak hayatlarına devam ediyor. Otelimiz, Patong Beach’in resepsiyonuna bakan görevliye, tsunamiyi sorduğumda, çekmecesinden çıkarttığı fotoğraflar, ne büyük acılar yaşandığını çok güzel anlatıyordu.
Phuket’in, 48 Kilometre boyu, 21 Kilometre eni var. En yüksek tepesi 529 Metre ile Mai Tao Sip Song. Geniş düzlükleri, girintili, çıkıntılı kıyılarıyla ve harika plajlarıyla hayali kurulabilecek bir ada.

Thailand-1-(14)

Biraz havuz keyfi yaptıktan sonra, güneş iyice ufka yatmış hale gelince, zil çalan midelerimizle sokağa atıyoruz kendimizi. Ünlü Bangla Road’a 400-500 Metre mesafedeyiz. Kısa bir yürüyüşten sonra, karşımıza çıkan, şık bir İtalyan restaurant’ında, kendimize gayet hesaplı ama bir o kadar da güzel ziyafet çekiyoruz. Duble espresso’dan sonra, dinlenmiş ve tok olmanın neşesiyle, cadde, sokak, çıkmaz, yokuş, iniş demeden dolaşıp, adanın bu bölümünü iyice tanıma fırsatı buluyoruz.
Hava kararıyor. Adanın en ünlü caddesi olan Bangla Road, yükünü almaya başlıyor. Her yerden müzik sesi geliyor. Ön cephesi olmayan, büyük ekran televizyonlarında sürekli İngiliz premier lig maçlarının gösterildiği bir pub’a oturuyoruz. Buz gibi shinga bira içip, önümüzden geçen insan selini izliyoruz. Bangkok’ta ki Khaosan Road’ın günahını almışım. Khaosan Road, Bangla Road’ın yanında en hafif tabiriyle, çok sakin ve uslu kalır. Oturduğumuz pub’ın karşısına denk gelen bir sokak var. Sağlı, sollu barlarla dolu! Barların önü, sokağa taşacak ölçüde, hayat kadınları tarafından zapt edilmiş. Gelene, geçene şakalar yapıyorlar ve bağlı oldukları barlara çekmeye çalışıyorlar. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Eşcinseller, (Lady boy) Travestiler, genç, yaşlı her ülkeden, her cinsten insan, eskilerin deyişiyle, kandili söndürecek yer arıyorlar.
Bakalım orada ne var? Diyerek, saat 23.00 e doğru kumsala iniyoruz. Orası da insan kaynıyor. Sahilde insan seli arasında yürümek, hiçbir yerde bir araya gelemeyecek insan profilleri izlemek, eğlenceli bir oyun gibi. Binlerce kişi uzun kumsal boyunca oturmuş, birilerinin, içinde ateş yakarak, gökyüzüne saldığı kâğıt fenerleri seyrediyorlar. Kâğıt fenerlerin içindeki hava ısındıkça yükseliyor. Aynı anda, karanlık gökyüzüne salınan yüzlerce kâğıt fener, ateş böcekleri gibi, çok güzel görüntüler oluşturuyorlar. Fenerleri seyrederken, Andaman denizinden esen ılık rüzgârla yıkanmak, evinizden binlerce kilometre uzakta, bu ılık rüzgârı solumak adeta insanın beynini boşaltıyor.

andaman-sea880

Yürüyüş sırasında, bir turizm firmasının ofisine gidip, ertesi gün için, ünlü James Bond adasını da kapsayan bir tur satın alıyoruz. Tur, tam gün sürecek. Yemekli, meyve, meyve suyu, su ikramlı, kanolar ile mağaraları da içeren bölümü ve fil çiftliklerinde ki gösteriler, maymunlar mağarası tapınağı da dâhil. Görevli, 80.- Dolar istiyor, 50.- Dolara anlaşıyoruz. Sabah, otelden alacaklar, akşam otele bırakacaklar.
Bazen bu pazarlıklar öyle bir hal alıyor ki, kendinizi 2-3 TL. İçin pazarlık ederken buluyorsunuz. Ama kazıklanma duygusu canını sıkıyor insanın. Yürüyerek otele dönmeye karar veriyoruz. Bazı kamyonlar geçiyor yanımızdan. Kamyonun kasasını, boks ringine çevirmişler. İçinde iki Thai boksör, kapalı bir salonda yapılan, Thai boksu gösterilerine müşteri çekmeye çalışıyor. Bu canlı boks ringi, sürekli bağıra çağıra tur atıyor. Turumuz, sabah 08.00 de başlayacağı için, otele dönüp, klimaları ayarlayıp uykuya dalıyoruz.
Sabah, 07.30da kalkıp, kahvaltımızı yapıyoruz. Tur aracı saat 08.15 te geliyor. Birkaç otele daha uğrayıp, yeni müşteriler alarak, toplanma yerine geliyoruz. 20-25 Kişi, iki minibüse doluşup, rehberlerimiz eşliğinde, önce bir fil çiftliğini, sonra da Thai günlük yaşamının anlatıldığı bir köyü ziyaret ediyoruz. Fazla oyalanmadan, sahile geliyoruz. Herkese birer can yeleği giydiriyorlar. Deniz otobüsü dedikleri ince, uzun Thai teknelerine doluşup, yola çıkıyoruz. Bol miktarda Japon turist var.

Thailand-1-(11)

Ulusal park ilan edilmiş olan, Phang Nga körfezindeyiz. Sayısını bilemediğim, bir sürü kaya adacıklarının arasında dolaşıyoruz. Bu “Kaya Ormanı”nın muhteşem manzaralarından, gözlerimiz kamaşıyor. Zümrüt yeşili denizini ve bu tropik adalarını, hayranlıkla izliyoruz. Öğle yemeği için, Tayland’ın tek Müslüman köyü olan, Koh Panyee köyüne yanaşıyoruz. Köy, Tahta platformlar ve bambu iskeleler üzerine kurulu, direklere vantilatörler bağlanmış ama hiç faydası yok. Bu sıcağa vantilatör ne yapsın? Yüzer köy olarak da bilinen bu köyün, halkı balıkçılıkla geçiniyor.
Bizi, güzel bir restaurant’a alıyorlar. Balık, salata, pirinç lapası, shinga bira ve meyveden oluşan yemeğimizi yerken öğle ezanı okunuyor. Dünyanın öbür ucunda ezan dinlemek hoşumuza gidiyor. Bir saat kadar serbest zaman geçirip, yeniden teknelere doluşuyoruz. Bir süre sonra deniz ortasındaki kayalarda oluşmuş mağaraları görebileceğimiz bir bölgeye geliyoruz. Daha büyük bir tekneye bağlanıyoruz. Yüze yakın şişme kano geliyor teknenin yanına. Her kanoda bir Thai kürekçi var. İkişer kişi kanolara binip 100-150 Metre uzaktaki mağaralara girip çıkıyoruz. Kürekçimiz 45 Yaşlarında biri. Müslüman olduğumuzu öğrenince bize torpil yapıyor, girip çıkmadığı mağara kalmıyor. Yeter deyip, büyük tekneye dönüyoruz. Tropikal meyveler ve meyve suları ikram ediliyor. Bir süre de teknenin gölgesinden faydalandıktan sonra tekrar yola çıkıyoruz.

thailand-1-low1

20-25 Dakika sonra, herkesin merakla beklediği ve asıl adı “Khao Phing Kan” olan, ünlü James Bond adasına geliyoruz. 1974 Yılında, Roger Moore’un oynadığı “007 Altın tabancalı adam” Filminin bazı sahneleri burada çekildiği için James Bond adını alan ada, her yıl yüz binlerce turist çekiyor. Bir koy ve o koyun ortasında bulunan 20 metre yüksekliğinde ki bir kaya, birkaç hediyelik eşya ve deniz kabukları satan baraka. Koyun ortasında ki kaya, çok güzel bir görüntü oluşturuyor. Bir saat kadar fotoğraf çekip, çevreyi dolaşıyoruz.
Güneş, yavaş yavaş ufka doğru inerken, dönüşe geçip, aynı yollardan, güneş ve tuzdan yanmış bir halde, yorgun argın otelimize dönüyoruz. Çok değişik yerler gördüğümüz, unutulmaz bir gün geçiriyoruz. Duştan sonra, otelin havuz başında günlüğümü yazıyor, saat 20.00 ye kadar dinleniyoruz.
Otelin önünden, bir tuk tuk’a atlayıp, akşam yemeği için, daha önceden gözümüze kestirdiğimiz, “ Savoey sea food” adlı bir deniz ürünleri restaurant’ına gidiyoruz. Bangla Road’a çok yakın ana cadde üstünde ve her daim kalabalık bir restaurant. Tereyağı sos ile mangalda pişirilmiş, her biri 15-20 santimetre boyunda olan karideslerle, beyaz Fransız şarabı eşliğinde, damağımıza bayram ettiriyoruz. Bu yemek için İstanbul’da hatırı sayılır bir hesap ödeneceğini bilerek, gelen hesabın bu kadar az olabileceğini, ziyafetin tadına tad katacağını tahmin edememiştik.
Saat 23.00 te Simon Cabaret şova gideceğimiz için masadan erken kalkıyoruz. Tüm artistleri “Lady Boy” yani, travesti olan bir şov izliyoruz. Hammaddesi erkek olan bir insandan bu kadar güzel bayanı (!) nasıl üretmişler anlamak çok zor. Şovdan sonra, Ladyboy’lar çıkış kapısına geliyorlar ve isteyen seyircilerle, ücreti karşılığında (1 Dolar) fotoğraf çektiriyorlar. Bangla Road’a dönüp birkaç tur atıyor, bir şeyler içip, Phuket’te ki son günümüzü de böylece tüketiyoruz. Bütün gün denizin üstünde, sıcak hava pilimizi bitirmiş. Yorgun argın otelin yolunu tutuyoruz.
Tayland ve Phuket’ten aldığımız tad damağımızda, sabah erken saatlerde, yeni bir ülkeye, yeni bir kültüre ve inanılmaz acıların yaşandığı, Khmer’lerin diyarı Kamboçya’ya uçacağız.

Gezenlere,

gezmek isteyenlere,

gezmesini bilenlere

bitmeyen yolculuklar diliyorum.

A320

Sayfa başı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir