Makedonya

Alacalı ülke…

Kara kışın ortasında, bir akşam sohbetinde ortaya atılan bir fikirle başlayan yolculuklarımızın 7 nci yılı bu yıl. Önceleri, pek olacak bir iş gibi gelmiyordu ama aynı yaş grubunda dört arkadaş, 2002 Yılının 23 Nisan haftası, Antalya’dan, Mersin’e yürüyerek ilk denememizi başlatmış oluyorduk.

 

1

 

Nasıl yürüdünüz? Diye düşündüğünüzü görür gibiyim. Yolculuktan birkaç ay önce, bir akşam toplanılıyor ve o yıl yapılacak yolculuğun nerede olacağına karar veriliyor. Hazırlıklara başlanıyor. Biletler alınıyor, araba kiralanıyor, yürüyüş ayakkabısı, çorap vs. gibi donanım eksikleri tamamlanıyor ve günü geldiğinde hareket noktasına ulaşılıyor. İlk etapta bir kişi direksiyona geçiyor ve arabayı alıp, 5 kilometre kadar gidiyor. Geride kalanlar yürümeye başlıyor. Arabaya ulaşıldığında, lojistik destek olarak su, meyve, kuru tişört vs. alınıp şoför değiştiriliyor. Araba yine 5 kilometre gidiyor. Diğerleri yürüyor. Yürüyüş, her 5 kilometrede bir sürücü değişerek akşama kadar devam ediyor. İlk günler 20-25 kilometre olarak gerçekleşen bu yürüyüşlerimiz, son günlerde 30-35 kilometreye kadar çıkabiliyor. Akşam olurken son etapta, araçta olan kişi en yakın yerleşim yerinde, keşif yaparak, yemek yenilebilecek yeri ayarlıyor. Günlük yürüyüş bitip, duşlar alındıktan sonra rakılar açılıyor ve tadına doyulmaz, kahkaha dolu dost yemekleri yeniliyor.

 

MAKEDONYA-(1)

Çekirdek kadro hiç değişmiyor. 2 nci yıl, Kıbrıs’ta, Girne’den, Gazi Mağusa’ya. 3 ncü yıl, Bandırma’dan, İzmir’e. 4 ncü yıl, yine Kıbrıs’ta Girne’den, Dip Karpaz’a. 5 nci yıl, Adana’dan, Suriye sınırına. 6 ncı yıl Bergama’dan, Bodrum’a yürüyerek kahkaha dolu anların ve unutulmaz anıların sahibi oluyoruz.

 

DSC_0141

 

Bu yıl ise, Makedonya’nın başkenti Üsküp’ten başlayan, Tetovo (Kalkandelen), Ohrid, Bitola (Manastır) dan geçerek Tito Veles (Köprülü) e kadar sürecek bir yolculuk planlayarak hazırlıklara başlıyoruz.
Saat 12.30 da Üsküp, Büyük İskender havaalanına indiğimizde, koyu gri, yağdı yağacak bir hava ile karşılaşıyoruz. Vize derdi vs. olmadığı için kısa bir sürede dışarı çıkıyoruz. İnternetten kiraladığımız arabamızı almak üzere, ilgili firmayı bulup, arabamıza kavuşuyoruz. Her gece başka bir yerde kalacağımız için eşyalarımızı hep yanımızda taşımak zorunluluğumuz var. Bu nedenle bir minibüs kiralamışız. Minibüsümüz, küheylan (!) gibi. Havaalanından çıkıp, Üsküp şehir merkezine doğru yola koyuluyoruz.
Benim Makedonya’ya ikinci gelişim. İlk gelişim, bu ülkenin adı “Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti” iken, Mareşal Josip Broz Tito sosyalizminin halen hüküm sürdüğü yıllarda idi. Ülkenin doğası çok güzel. Ancak insanlar, binalar, yollar aynı gibi. Şimdilik, çok fazla bir değişiklik olduğunu söyleyebilmek zor!

 

DSC_0283

 

Önceden planladığımız için, yolculuğumuzun bütün detayları belli. Yürünecek yollar, Konaklanacak oteller, şehirler, kasabalar belirlenmiş. En iyi Üsküp kebabı, Tavçe Gravçe (Güveçte kuru fasulye), Şopska salata nerede ise aranacak, Skopsko biralar içilecek ve Makedonya şaraplarının tadına bakılacak. Bu hayallerle Üsküp dişçilik fakültesinin karşı sokağındaki, bir villa görünümünde, sevimli Victoria otelini bulup odalarımıza yerleşiyoruz. En hızlı şekilde valizlerimizi odalarımıza bıraktıktan sonra sokağa atıyoruz kendimizi. Yürüyüşe yarın sabah başlayacağız.

 

DSC_0022

 

Yolda, nehir ne tarafta diye sorarak Vardar nehrine kavuşuyoruz. Bu şehirde ne var bilmiyorum ama benim kafamda “Atatürk” ile bu kadar özdeş bir başka yer daha yok. Burada hissettiklerimi ne Selanik’te, ne Samsun’da ne de Anıt Kabir’de hissetmedim. Kulaklarımda, Atatürk’ün en sevdiği türkülerden olan, Vardar ovası türküsünü mırıldanarak, nehrin üzerindeki taş köprüden başlayıp, şehrin sokaklarına dalıyoruz.

 

DSC_0018

Üsküp, ne kadar da “bizden” bir şehir! Taş köprü, Kapan han, Esnaf han, Müslüman mahallesi, Koç holding’in Ram market ve alışveriş merkezi, “F tipi” Yahya Kemal Koleji, adım başı Türkçe konuşan birileri hiç yabancılık çektirmiyor insana.
Yemeğimizi yiyor, “Skopsko” biramızı içiyor, nehir kenarında ki kafeteryalardan birinde kahvemizi yudumluyoruz. Gelen geçeni izliyor, fikir sahibi olmaya çalışıyoruz. Makedonya’nın yaklaşık 2 Milyon nüfusu var. Bunun 500 Bini Üsküp’te yaşıyor. Nüfusun %2 si kadarı Müslüman, etnik olarak, bol miktarda Arnavut var. Tabi Sırp ve Bosnalı (Boşnak) nüfusu da azımsanmayacak oranda. Bir de Türk olmayıp, Müslüman olanlar var ki onlara da “Torbeş” deniliyor.

 

DSC_0035

Makedonlar, fazlasıyla gururlu insanlar. Yunanistan ile yaşadıkları “Makedonya” isim anlaşmazlığında, Yunanistan’ın her türlü ambargosuna ve baskılarına karşılık çok kararlı ve sıkı durmaya çalışıyorlar. Yunanistan, tutturmuş adınızı değiştireceksiniz diyor. Neden? Çünkü Yunanistan’ın kuzey bölgesinin de adı Makedonya. Yarın, öbür gün siz bizden bu toprakları talep edersiniz diye sürekli baskı yapıyor. Üstelik Büyük İskender’e de sahip çıkıyor, Yunanlı olduğunu iddia ediyorlar. Kısa bir zaman önce Avrupa Birliği, diğer balkan ülkelerine vizeyi kaldırmasına rağmen, Makedonya, Yunanistan engeline takılıyor ve vizesiz serbest dolaşımları başka bahara kalıyor. Baskılardan yılmış olmalılar ki bir süredir, açılımı “Formel Yugoslav Republic of Macedonia.”olan “F.Y.R. Macedonia” ismini kullanıyor.

 

DSC_0045

Çarşıya dalıp, eski dükkânların vitrinlerinde, adeta tarih içinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Zamanın yiyip bitirdiği, ahşap dükkân doğramalarının arkasındaki vitrinleri ve sattıkları ürünler, Anadolu’daki bir kente götürüyor bizi. Bir genç kızın baktığı tezgâhtan, adına “Kikiriki” dedikleri, yer fıstığı alıp, yiye yiye dolaşmaya başlıyoruz. Vardar nehrinin bir tarafı Müslüman Mahallesi. Sanki daha bizdenmiş gibi. Her yer Türk ürünleri ile dolu. Camiler, külliyeleri, hanlar, hamamlar ve tabii Türkiye’den gelen girişimciler, hiç yabancılık çektirmiyor bize. K-Marash isimli dönerci gülüşmemize neden oluyor. Raflardaki bisküviler, deterjanlar, boyalar hep Türkiye kaynaklı. İnsanlar güler yüzlü, yardımcı olmak için gözünüzün içine bakıyorlar. Elleri açık, baktığınız bir ürünü hemen tattırmak istiyorlar ve ikram ediyorlar.

 

DSC_0033

Sokaklara girip çıkıyoruz. Saat kulesinin etrafında dolaşıyoruz. 16.Yüzyılda yapılmış kule, saati ise Macaristan’dan getirtilmiş. 1689 Yılında Avusturyalılar, işgal sonrası, şehirden çekilirlerken açtıkları top ateşi ile yıktıkları kule, 1904 te yeniden yapılıyor. 1963 Yılında meydana gelen depremden sonra duran saat, tamir için Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya gönderiliyor. Ancak, tamire giden saat bir daha geri gelmiyor, sonrasından ise kimsenin haberi yok. Yakın zamanlarda bu eksik gideriliyor da kule  yeniden görevini yapmaya başlıyor.

 

DSC_0270

Kuleden ayrılıp, Rahibe Teresa’nın heykelini görmek üzere yürümeye devam ediyoruz. Rahibe Teresa’nın Üsküplü olduğunu unutmamışlar ve heykelini dikmişler. Üsküp ‘ü tepeden seyreden Vodna dağına dikilen dev Haç tan bahsetmemek olmaz. 66 Metre yüksekliğinde bu dev haçı şehrin herhangi bir yerinden görmemek imkânsız. Sultan Murat Camisini ve Restorasyonunu Türkiye’nin yaptığı, tek şerefeli, tek minareli Mustafa Paşa camisini şöyle bir gezip, kaleye gidiyoruz. Kaleden geriye bir şey kalmadığını görerek geri dönüyoruz.

 

DSC_0044

 

Acıktığımız aklımıza geliyor. Eski çarşıya iniyoruz. Üsküp kebabı yiyeceğiz. Orada adına kebap diyorlar ama aslında kebap değil. Bildiğimiz, Tekirdağ köftesi. Oldukça başarılı yapılmış Üsküp kebabı, Şopska salata ve Skopsko bira ile karnımızı doyuruyoruz. Şopska; tabağa doğranan yeşillik ve domateslerin üzerine rendelenmiş bol peynirden oluşan bir salata.
Kaldığımız yerden yürümeye devam ediyoruz. Vardar nehrinin akış yönüne göre sağ tarafı eski Üsküp, sol taraf ise yeni şehir. Sveti Spas kilisesini, 1550 Yılında yapılmış, Kurşunlu hanı Sulu hanı, Esnaf Hanı gezip, Kapan hanın içindeki restaurantta kahve molası veriyoruz.

 

DSC_0038

Bir adı da Fatih Sultan Mehmet olan, tarihi taş köprü ve çevresi, tertemiz çiçeklerle süslenmiş, Üsküp’ün en önemli tarihi miraslarından. Köprünün üstünden Vardar nehrinin usul usul akan sularına bakmak, adeta tarihin içine akıp gitmek gibi. Sevgililer, arkadaşlar basamaklara oturmuş sohbet ediyorlar.220 Metre uzunluğundaki köprünün tam ortasında bir plâket var. Plakette, Karposh isimli birinden bahsediyor. Karposh, Makedonlara göre bir kahraman. Osmanlıya baş kaldırıp, kurduğu çetesiyle dağa çıkıp, ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak için savaşmış bir devrimci. Peki, bu Karposh’un ismi, Osmanlının yaptığı köprünün plâketinde ne arıyor? Osmanlı askeri, 1680 Yılında Karposh’u 70 Kişilik çetesiyle birlikte yakalayıp, bu köprünün üstünde asıyor. Makedonlar da Osmanlı çekildikten sonra bu kahramanlarını (!) unutmadıklarını göstermek için köprüye taştan bir plâket ekliyorlar.

 

MAKEDONYA-(6)

Makedonya, Sultan I.Murat döneminde yani 1383-1387 Yıllarında Osmanlı topraklarına katılıp, 1912 Yılında başlayan Balkan savaşına kadar, yaklaşık 530 Yıl kadar Osmanlı idaresinde kalıyor. Bunca yılı yok sayıp, Osmanlının izlerinden kurtulmaları mümkün değil. Böyle bir çabaya tanık olmadık ama kendi ulusal bilinçlerini oluşturmaya çalıştıkları açıkça belli oluyor.
Başkent Üsküp, Sakin, huzurlu ve telaştan uzak bir şehir. Nehrin kenarına onlarca çay bahçesi, kafeterya ve restaurantlar açılmış. İnsanlar, arada bir yüzünü gösteren güneşin tadını çıkarıyor. Nehrin kenarından ayrılıp, daha içerilere yürüyoruz. Önümüze bir heykel çıkıyor.

 

MAKEDONYA-(5)

 

Önce Büyük İskender sanıp, önünde fotoğraf çekiyoruz. Tabi Kiril alfabesiyle yazıldığı için, plâketinde yazılanları sorarak öğreniyoruz. Yoldan geçen birine, “ne yazıyor burada” diye soruyorum “Albanian hero” diyor. Yüzde 25 oranında Arnavut nüfus barındıran Makedonya’da, bir Arnavut kahramanının dev heykeli bizi çok şaşırtmıyor. Heykel, Bütün ihtişamıyla, Vardar ovasına doğru atını sürmeye hazır bir komutan figürü. Osmanlı için hain ve asi, Arnavutlar içinse ulusal kahraman olan Skadenbeg’in heykeli. Tam adı, George Kastrioti Skadenbeg olan bu tarihi kişilik, varlıklı bir Arnavut ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Hayatını Osmanlı ile mücadeleye adamış tescilli bir Türk düşmanı. Osmanlıya karşı yaptığı bütün savaşlarda Vatikan tarafından da desteklenen Skadenbeg, Osmanlıya karşı savaştığı Kosova savaşı ve diğer mücadeleleri nedeniyle ulusal kahraman ilan edilip, Üsküp’ten başka, Roma’ya, Pristina’ya ve Tiran’a da heykelleri dikiliyor.

DSC_0010

Eski tren garını ve Koç holdingin 2005 Yılında açtığı, Ramstore alışveriş merkezini geziyoruz. Orta büyüklükte bir alışveriş merkezi ama Üsküp’te başka bir alışveriş merkezi yok. Kapısındaki Makedon bayrağının yanında Türk bayrağının da olması gururumuzu okşuyor. Yağmur atıştırmaya başlıyor. Yeniden Makedonya meydanına dönüyoruz.

 

DSC_0067

 

Meydana en hâkim binalardan birinin cephesinde, Yahya Kemal Koleji yazıyor. Yahya Kemal Beyatlı, Üsküp doğumlu ünlülerden biri. Bu nedenle onun ismini kullanmışlar. Birçok ülkeye okul açtığını iddia eden, şimdilerde “paralel”, eskiden ise ” F” tipi diye anılan cemaatin ya da tarikatın koleji. Kulağımıza gelen bir müzik sesinin peşinden, Makedonya meydanına açılan bir sokağa giriyoruz. Sokağa yayılmış bu kafeteryada, akşam yemeğine kadar oyalanıyoruz. Adım başı bir şeyler yediğimiz için, akşam yemeği yerine yine ayaküstü bir şeyler atıştırıp, otele dönüyoruz.

 

DSC_0271

 

Sabah yine yağmurla uyanıyoruz. Kahvaltımızı otelde yapıp, yola çıkıyoruz. Bu günkü Hedefimiz Tetovo şehri, yani Kalkandelen. Yürüyüş yapan arkadaşlarımızın temposuna uyarak, 45 Kilometre uzaklıktaki Kalkandelen’e ancak akşam hava kararırken varabiliyoruz. Yürüyen ekip için genellikle anayolların dışında, ara yolları seçiyoruz. Küçük ve Sakin bir şehir Kalkandelen. Ilırja caddesindeki Tivoli oteline rezervasyonumuz var. Bir saat sonra buluşmak üzere sözleşip odalarımıza dağılıyoruz. Yeniden bir araya geldiğimizde, kurt gibi acıkmış olarak dışarı çıkıyoruz. Neredeyse bütün ana caddeleri dolaşıp, yemek yiyecek uygun bir yer bulamıyoruz. Geri dönüp, otelimizin altındaki lokantada, pizza yiyip, Makedonların çok övündükleri şaraplarının tadına bakıyoruz. Traminec üzümünden yapılan, çiçek, baharat ve meyve aromalı beyaz şarabını çok beğeniyoruz. Garson, asıl güzel şarapların, Tikveş bölgesinde olduğunu söyleyince, rotamızda Tikveş’in de olmasına memnun oluyoruz. Eğer zaman kalırsa uğrayacağız. Yürüyüşümüzün ilk günü olduğu için herkes çok yorgun. Erken sayılabilir bir saatte, uyumak üzere dağılıyoruz.

 

MAKEDONYA-(8)

Sabah güneşli bir güne uyanıyoruz. Kahvaltı faslını kısa tutup, önemli bir Arnavut nüfusu barındıran Kalkandelen sokaklarına atıyoruz kendimizi. Kalkandelen oldukça geri kalmış ve yoksul bir kent. İnsanlar nafakalarını çıkartmanın peşinde. Ekonomik olarak çok sınırlı imkânlara sahipler. Büyük bir nüfusun tarım yaparak geçindikleri anlaşılıyor. Sessiz, sakin, kendi hallerinde insanlar. Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar, Makedonlar barış içinde yaşıyorlar.

 

DSC_0090

 

Üstelik bu konuları konuşmak bile istemiyorlar. İnsanların etnik kökenini anlamak tabii ki zor ama bunun için kullandıkları başlıklar yeterli ipucunu veriyor. Türkler kalpak, kasket takarken, Arnavutlar saf yünden yapılma beyaz fesler takıyorlar. Makedonların ise başları açık!

 

DSC_70

Batılıların boyalı cami dedikleri, Alaca camiinin bahçesine giriyoruz. İlginç mimarisiyle hayranlık uyandıran Alaca cami, 1438 Yılında, Hurşide ve Mensure isimli iki hanım tarafından yaptırılmış. Mimarlığını İshak Bey yapmış. Caminin bütün dış cephesi geometrik şekillerle süslenip, rengârenk boyanmış.

 

DSC_0076

 

Dış cephede kullanılan boyalar için, o gününün imkânları nedeniyle 30 Binden fazla yumurta kullanılmış. 1830 Yılında onarım görmüş ve çevresine Osmanlı usulü bir bahçe duvarı eklenmiş. Cami bahçesindeki türbede yatan bu iki hanımefendiye rahmet okuyarak yolumuza devam ediyoruz.

 

DSC_0071b             DSC_0071

 

Yolumuzun üstünde, ünlü Sersem Baba tekkesi, diğer adıyla Harabati Baba Tekkesi var. Bu Sersem babanın hikâyesi de şöyle anlatılıyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden olan Ali Baba, bir gün Sultan Süleyman’a, artık dinini yaşamak ve bu dünyadan elini, eteğini çekmek istediğini söylüyor, bu nedenle de saraydan ayrılmak için izin istiyor. Bunun üzerine Sultan Süleyman, “Sen bilirsin, eğer sersem isen git” diyor.

 

9368440  DSC_0076a

 

 

 

 

 

 

 

Ali baba, saraydan ayrılıp, Kalkandelen’e geliyor ve buraya yerleşiyor. Bir süre sonra namı yayılıyor ve “Sersem Ali Baba” olarak anılmaya başlıyor. Ölümünden sonra, oluşan tekkeyi sahiplenen Harabati baba nedeniyle, Balkanlarda ünlenerek “Harabati baba tekkesi” adını alıyor. Şimdi otel olarak kullanılan tekkenin, bir dönem diskotek olarak kullanılması Türkiye’nin tepkisini çekiyor ve hükümetler arası görüşmelerle anlaşma sağlanıyor ve diskotek kapatılıyor.

 

 

MAKEDONYA-(9)

 

 

Yolumuz güneye dönüyor. Onlarca kilometre, yeşillikler içinde Mavrovo milli parkında yol alıyoruz. Birkaç köye girip, çıkıyoruz. Yüksek duvarların üstüne yapılmış bir manastır geziyoruz. Muhteşem bir manastır, St. Jovan Bigorski manastırı. 11 nci yüzyılda yapılmış ve tahta ikonaları ile ünlü. Osmanlı hâkimiyeti sırasında tamamen yıkılan manastır yeniden inşa ediliyor. Yeni binalar, bizim Safranbolu ya da Beypazarı evlerini anımsatıyor. Yani bildiğimiz şekliyle cumbalı Türk evi. Manastırdan ayrılıp, Mavrovo milli parkına giriyoruz. Atatürk’ün babası, Ali Rıza Efendinin evini de gezmek, görmek istiyorduk ama yolumuzun epeyce dışında olduğu için uğrayamıyoruz.

 

 

MAKEDONYA-(14)

 

 

Mavrovo milli parkında, Bütün günümüzü, güzellikler içinde yürüyerek geçiriyoruz. Nehir kenarında molalar veriyor, kâh araçla, kâh yürüyerek ruhumuzu yıkıyoruz. Kalkandelen’den sonra, Ohrid’e kadar olan 175 Kilometrelik mesafeyi aşıp, Ohrid gölü kenarındaki Tino oteline geliyor ve odalarımıza yerleşiyoruz. Odalarımız, göle ve gölün karşı tarafındaki Arnavutluk’un dağlarına bakıyor.

 

 

DSC_0191

 

 

Ohrid şehri, dün Yugoslavya’nın olduğu gibi, bu gün de Makedonya Cumhuriyetinin önemli bir şehri ve köklü bir tarihe sahip. Unesco’nun dünya miras listesine alınmış, tarihi yapısıyla korunmayı fazlasıyla hak eden bir şehir. Rusya ve diğer bütün Slav halklarının, 9 ncu yüzyıldan beri kullandığı, Kiril alfabesinin yaratıcıları olan, St. Kiril ve Methodius, Ohrid’li. Şehir merkezinde heykelleri var.

 

 

MAKEDONYA-(11)

 

 

Otelin merdivenlerine asılmış bir film afişi dikkatimi çekiyor. “Before the Rain” –Yağmurdan önce- filminin afişi. Resepsiyondaki görevliye soruyorum, “Oscar’a aday olan ilk Makedonya filmi” diyor. Film, Ohrid’te çekiliyor ve Venedik film festivalinde, altın aslan ödülü alıyor. Film gösterime girdikten sonra, filmin geçtiği, St. Kaneo kilisesi, o kadar ünlü oluyor ki, göl kenarında bulunan, bu kiliseye dünyanın birçok ülkesinden insanlar, evlenmek için akın akın gelmeye devam ediyor.

 

 

MAKEDONYA-(3)

 

 

Ohrid’te, hatırı sayılır bir inci üretimi yapılıyor. Ohrid incisi, adeta aranan ve tercih edilen bir inci markası olmuş. İnci üretimi doğal yollardan değil. Gölde yaşayan alabalıkların pulları kazınıp, öğütülüyor. Sadece üretim yapan ailelerin bildiği bir yöntemle hamur haline getirildikten sonra, kalıplanıp, piyasaya gönderiliyor. Bize göre çok makbul olmasa da, incinin her yerinde ışık ve renk yansıması homojen bir görüntü oluşturduğu için tercih ediliyormuş.

 

 

MAKEDONYA-(16)

 

 

Duşlarımızı alıp, Otelin lobisinde buluştuğumuzda, hava kararmış, açlık tavana vurmuş bir haldeyiz. 300 Metre kadar uzaktaki şehir merkeze gitmek üzere otelden ayrılıyoruz. Meydanda ki St. Naum heykelinin hemen arkasında bulunan bir restauranta giriyoruz. Samimi, sıcak bir havası var restaurantın. Bizi karşılayan garson, Türk olduğumuzu anlayınca, hemen yerini Türkçe bilen garson ile değiştiriyor.

 

 

IMGP4203

 

 

Masanın ortasına tahtadan yapılma, yuvarlak bir meze sehpası konduruluyor. Üzerine çepeçevre minik meze kapları sıralanıyor. İstediğiniz zaman döndürülebilen mezelikte, tereyağından, taratora, acılıdan, ezmeye çeşitli mezeler var. İçimizden bir kişi pembe Tikveş şarabı, diğer herkes boğma rakı içiyor. Ana yemek Ohrid gölünden tutulan balık. Bizler mezelerle oyalanırken, kapıdan içeri beş kişilik müzisyen grubu giriyor. Keman, klarnet, basgitar, akordeon ve darbukadan oluşan orkestra neredeyse bütün Türkçe meyhane şarkılarını biliyor.

 

 

IMGP4205

 

 

Gece ilerledikçe, diğer masalarda oturan turistleri de “Heybelide mehtaba çıkmış” bir vaziyette lokantanın ortasında göbek atarken buluyoruz. Eğlence bütün gece sürüyor. Otele dönerken, herkes birbiri ile akraba olmuş, derin bir muhabbetle vedalaşırken, tekrar görüşme dileklerini iletiyor.

 

 

DSC_0146

 

 

İki günümüzü Ohrid’e ayırmışız. Yürüyüşü göl çevresinde yapılacağı için acelemiz yok. Ağır ağır, keyifle kahvaltımızı yapıp, göl kenarındaki banklara oturuyoruz. Sabahın ve birkaç gündür az görünen güneşin tadını çıkaracağız. Saat 08.30 civarında, Yürümek isteyenler yola çıkıyor. Geride kalanlarla şehrin merkezine geliyoruz. Çarşıyı, gündüz gözüyle dolaşıp, yönümüzü tepedeki kaleye çeviriyoruz. Kan ter içinde kaleye varıyoruz. Şehri ve gölü tepeden gören kale, elden geçirilmiş ve oldukça iyi durumda. 30 MK Dinarı ödeyerek kaleye giriyoruz. Kapının karşısında bir Gayda-Tulum çalan müzisyen karşılıyor bizi. Çok eğlenceli Balkan ezgileri keyfimize keyif katıyor. Bir süre dinliyor, önündeki kutuya para atıyoruz. Kale içinde halen kazı çalışmaları sürüyor. Şahane görüntüsüyle görenleri hayran bırakan Plaoshnik manastırı, arkasındaki göl manzarasıyla birlikte hafızalarımıza kazınıyor. Kalede uzunca bir süre oyalanıyoruz. Arka sokaklardan dolaşarak aşağıya inerken yolumuza çıkan Ayasofya kilisesini de gezip, restore edilmiş eski Türk evlerinin arasından merkeze geliyoruz.

 

 

MAKEDONYA-(12)

 

 

Makedonya’da ki 13 Müftülükten biri Ohrid’te. İslamiyet de Ortodoksluk gibi her an kendini hatırlatıyor. Şehirde 10 adet cami var. Birçok türbe ve hamam görüyorsunuz. Halveti tarikatının hatırı sayılır bir müridi var. Bir yandan sokakları dolaşıyor, bir yandan da yemek yiyecek temiz bir lokanta arıyoruz. Makedonya’nın milli yemeği olarak kabul edilen ve bizim Mudurnu fasulyesi büyüklüğünde, güveçte pişirilmiş bir kuru fasulye yemeği olan “Tavce Gravce” yiyeceğiz.

 

 

IMGP4216

 

 

Sonunda muradımıza eriyoruz. Sahibi Arnavut olan bir lokantaya giriyoruz. Yanında turşu ile servis ediyorlar. Gerçekten aradığımıza değiyor. Herkes ikişer porsiyon tavce gravce yiyor. Arnavut patron, çat pat Türkçe biliyor. Arada bir lâf atıyor. Bir yandan yemek yiyor, bir yandan da sohbet ediyoruz. Masamızın ortasına bir bayraklık getiriyor. Bayraklıkta, Türk, Arnavut ve Makedon bayrakları yan yana. Türkiye’ye ve Türklere sevgiyle bakan bu güler yüzlü Arnavut, son olarak bize Helva ve kahve ikram ediyor. Sohbet epey bir süre devam ediyor, gezecek yerlerimiz olduğunu söyleyip sohbeti bitirip, veda ediyoruz.

 

 

DSC_0046

 

 

Yemekten sonra Elveda Rumeli filminin çekildiği sokaklar da dâhil olmak üzere girip çıkmadık sokak bırakmıyoruz. Yorgun ama keyifle otele dönüyoruz. Herkes toplanıyor ve gölün kenarında akşamın tadını çıkarırken, gün içinde yaşadıklarımızı paylaşıyoruz. Akşam yemeğine kadar oyalanıyor, yeni bir lokantada açlığımızı gideriyoruz. Başka bir yerde kahvelerimizi içip, çok geç olmadan otelimize dönüyoruz. Yorgunluk, gözlerimizin üstüne çöküyor ve günü bitiriyoruz.
Sabah saat 09.00 da kahvaltımızı yapmış, üstüne keyif kahvelerimizi içmiş olarak, otelin önünden minibüsümüze dolup, yola çıkıyoruz. St. Naum manastırını ziyaret ettikten sonra, Arnavutluk’a geçip, Ohrid Gölünün karşı kıyısındaki köy ve şehirleri dolaşarak, gölün etrafını tam tur dolaşmış olacağız.

 

 

MAKEDONYA-(10)

 

 

Hafif hafif çiseleyen yağmurla yol alıyoruz. Harika bir doğa parçası. Yolun bir tarafı zümrüt yeşili dağlar, ormanlar, diğer tarafı lacivert göl. St. Naum manastırına kadar olan 28 Kilometrelik yolu, göz açıp kapayıncaya kadar bitiyoruz. Aracımızı manastırın otoparkına bırakıp içeri giriyoruz. Manastır, hemen göl kıyısında ve su seviyesinden 20-25 Metre yüksekte. Taş avlusunda, tavus kuşları salına salına dolaşıyor. Asırlık çınar ağaçlarının dallarında sincaplar geziniyor. Huzur dolu bir yer. Manastırın avlusunun yarıdan fazlası otele dönüştürülmüş. Kendi ülkemizde de böyle şeyler yapan zihniyete alışkın olduğumuz için hiç şaşırmıyoruz ama biraz bozuluyoruz. Nasıl bozulmayalım? Bu kâr hırsı hiçbir kutsallık, dokunulmazlık tanımıyor. Dokuyu bozmamışlar, manastırla aynı taştan yapılmış ama Selimiye camisinin bahçesine otel yapmak gibi geliyor bize.

 

 

MAKEDONYA-(15)

 

 

Slav ırkından önemli bir nüfusun 6 ncı ve 7 nci yüzyıllarda, şimdiki Rusya ve Ukrayna bölgesinden gelerek, bu bölgeye yerleşmelerinden sonra, dini açıdan Bizans kilisesinin etkisine giriyorlar. 863 Yılında Ohrid’e gelen St. Naum Ortodoksluğu yaymak amacıyla verdiği uğraşlardan sonra azizlik derecesine yükseliyor. İşte bu Aziz Naum, aynı dönemlerde, Balkanlarda İslâmiyeti ve özellikle Bektaşiliği yaymaya çalışan “Sarı Saltuk” ile çakıştığı ve zaman zaman karıştırıldığı anlatılıyor. Dinler arasında, bu şekilde çakışan veya benzeşen insanlara ve olaylara çok sık rastlanıyor.
Bu tip çakışmalara ya da bir birine karşıt fikirleri kaynaştırmaya, benzeştirmeye “Senkretizm” veya “Senkretik anlayışlar” deniliyor.

 

 

MAKEDONYA-(17)

 

 

Her yeni dinin yayılması aşamasında, mevcut din veya geleneklerle karışması gayet normal karşılanıyor. İşte burada da böyle bir durum söz konusu. Bulgar asıllı St. Naum ile asıl adı Muhammed Buhari olan, önemli bir Anadolu ereni, Horasan’lı “Sarı Saltuk” birçok yerde karıştırılıyor. Bulgaristan’da da bu iki isim sık sık yan yana görülebiliyor.
Biri, bütün güney Slavlarının Ortodoks olmasına, diğeri de Romanya, Bulgaristan’da islamiyetin yayılmasına ve Rusya’daki Tatarların Müslüman olmalarına büyük katkılar sağlıyor.
İşte, bu manastırda St. Naum ile Sarı Saltuk’un adları buluşuyor. Manastır, 905 Yılında, bu kişi veya kişilerin adına yapılıyor. Ortodokslar, Azizi Naum Manastırı, Müslümanlar ise Sarı Saltuk dergâhı olarak anıyorlar.

 

 

DSC_0152

 

Otele girip, kafeteryasında göle karşı bir kahve içmeden ayrılmayalım diyoruz. Kahveler bitince yeniden yola çıkıyor ve doğruca Arnavutluk sınırına geliyoruz. Önce Makedonya gümrüğünü geçip, Arnavutluk kapısına geliyoruz. 1940 lı yılların kıyafetleri ile Arnavut askerleri karşılıyor bizi. Neredeyse yere değecek paltoları var. Pasaportları veriyoruz. Türk vatandaşlarına vize yok. Aşağı inin diyorlar. Üzerimizdeki tüm parayı, verdikleri giriş formuna yazmamızı istiyorlar. Dediklerini yapıp, giriş işlemlerini bitiriyoruz. Bir süre yol aldıktan sonra, göle bakan bir tepede fotoğraflar çekiyoruz. Daha sonra Pogradec şehrinden geçerek kuzeye dönüyoruz. Memelisht kasabası civarında yemek molası veriyoruz.

 

 

DSC_0170

 

 

Göl kenarında bir restauranta giriyoruz. Daha doğrusu kapıda restaurant yazıyor ama adamın satacak yiyeceği yok. Anne, baba ve 17 yaşlarında kızları birlikte çalışıyorlar. Bayattan öte, eskimiş ekmekleri kızarttırıyoruz. İki arkadaşımız mutfağa giriyor, raflarda közlenmiş biber, yeşil zeytin, Yunanlıların feta cheese dedikleri bir tür beyaz peynir, biber salçası buluyor. Anne ile baba hazırlıyor, kızları masaya servis yapıyor. Bu “mükellef ziyafet” sofrasına birer bardak açık şarap ekleyince, keyfimiz tamam oluyor. Arnavut amca ile şakalaşarak, gölün üstüne yapılmış, etrafı yere kadar camla kapatılmış küçük salonda açlığımızı bastırıyor, güle oynaya yola koyuluyoruz.

 

 

DSC00705

 

 

Harika manzaralarla gözümüz, gönlümüz açılıyor. Hudenisht ve Piskupat kasabalarından geçerek, Kjafasan gümrük kapısından Makedonya’nın Elbasan bölgesine giriyoruz. Yağmur
hızını arttırıyor. Durmaksızın yola devam edip, Struga’dan geçerek, Avrupa’nın en büyük gölü olan Ohrid gölünün etrafındaki turu tamamlıyor, Ohrid şehrine dönüyoruz.

 

 

MAKEDONYA-(13)

 

 

Akşam, gölün nimetlerinden faydalanmak istiyoruz. Balık yiyeceğiz. Göl, önemli bir balık kaynağı. İkisi endemik olmak üzere 17 çeşit balık bulunuyor. Garsonumuz, Ohrid Alabalığı’nın 10 Kilograma kadar çıkabildiğini ve çok ünlü olduğunu anlatıyor. Tereyağlı bir sos ile servis ediyor. Bu güzel akşam yemeğini, Boğma rakı, mezeler ve kahkahalarla gece geç vakitlere kadar uzatıyoruz. Yağmur durmuyor, ıslanarak, gölden esen serin rüzgâr yüzümüzde, dolu dolu geçen bir günün mutluluğuyla otele dönüyoruz. Nisan ayının son günlerine denk gelen bu seyahat, sabah yine yağmurla devam edecek gibi görünüyor.”Nisan yağmuru kadar, kısa süren hayatımız…” diye başlayan şarkı dilimizde yola çıkıyoruz. Eskiler nisan yağmurlarına, ab-ı hayat’tan esinlenerek, “ab-ı Nisan” derlermiş. Gerçekten etrafın yeşilliğine bakınca hak vermemek elde değil. Şimdiki adıyla Bitola, Türkçedeki adıyla, Manastır şehrine 60 Kilometre yolumuz var. Ohrid ile Manastır arasında, Makedonların Resen, bizim ise Resne olarak adlandırdığımız küçük bir şehre düşüyor yolumuz.

 

 

MAKEDONYA-(4)

 

 

Resne şehri, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda rolü olan, önemli bir şahsiyet nedeniyle de ünlenmiş bir şehir. Resneli Niyazi olarak bildiğimiz, Ahmed Niyazi bey, İttihat Terakkinin kurucularından. Oldukça renkli bir kişiliğe sahip bu yurtsever Osmanlı subayı, 1873 Yılında Doğuyor. Harbiye Mektebini bitirdikten sonra, görev için Bulgaristan’a gönderiliyor. Bulgaristan’da başarılı olunca, yüzbaşılığa yükseltiliyor ve Resne’ye geliyor. İlk ittihatçı ve özgürlükçülerden biri olarak, Mustafa Kemal ile kader birliği yapıp, önemli işlere imza atıyor. Sultan Abdülhamit’in Rusya ve İngiltere ile masaya oturup, Balkanların bölünmesi konusunda anlaşmaya varması sonucu, çok sinirlenerek, Sultan Abdülhamit’e ağır hakaretler içeren mektuplar yazmaya başlıyor. Bu mektuplardan sonra, daha da ünlenip, adamlarıyla birlikte dağa çıkıyor. Meşrutiyetin ilanından sonra, dağdan iniyor ve hürriyet kahramanı olarak anılmaya başlıyor. Bir Fransız kartpostalında gördüğü “Versailles” Sarayını çok beğenip, Resne’ye bir saray yaptırıyor. Saray, 1909 Yılında bitmesine rağmen, katıldığı savaşlar nedeniyle Resneli Niyazi’ye oturmak kısmet olmuyor. Günümüzde seramik müzesi olarak hizmet veren ve 2 Kez tamirat gören saray, bir dönem de Resne belediye binası olarak kullanılıyor.

 

 

IMG_4462

 

 

Resne’li Niyazi’nin bir de geyik hikâyesi var. Niyazi bey, bir gün Resne’de ormanlık bölgede dolaşırken yavru bir geyik buluyor. O günden sonra geyiği yanından hiç ayırmıyor ve her yerde bu geyikle görülmeye başlıyor. Halen günümüzde de kullanılan “Geyik Muhabbeti” deyiminin kaynağı olan bu geyik, neredeyse tüm fotoğraflarında Resne’li Niyazi beyin yanında görülüyor.
Hürriyet kahramanı Niyazi beyin ölümü de yaşamı gibi sıra dışı oluyor. 1913 Yılında, İstanbul’a gelmek üzere Arnavutluk’un Avalonya limanında geminin rıhtıma yanaşmasını beklerken, uzun zamandır hizmetinde olan yaveri tarafından, tek kurşunla ensesinden vurularak, gizemli bir ölümle, 40 Yaşında yaşama veda ediyor. Geyik muhabbeti deyiminden sonra da bu beklenmedik ve talihsiz olay nedeniyle “ Ne şehittir, ne gazi, pisipisine gitti Niyazi” deyişi dilimize tekerleme olarak yerleşiyor.

 

 

DSC_0235

 

 

Sarayın etrafında dolaşıyor, fotoğraf çekiyoruz. Yolun karşısında bir manav var. Resne’nin elması çok ünlü. Yol boyu, çiçek açmış elma ağaçlarıyla doluydu. Elma almak bahanesiyle girdiğimiz manavı çalıştıran kadına, sarayın ne zaman açıldığını soruyoruz. O sırada içeri giren bir teyze, belediye binasına gidip, görevliyi bulursak kapıyı açacağını söylüyor. Çok zamanımızı alacağı için, içeri girmekten vaz geçiyoruz. Elma satın alıp, manavda yıkadıktan sonra dişleyerek yola çıkıyoruz.
Akşamüstü Bitola-Manastır’a giriyoruz. Şehir merkezindeki en hareketli cadde olan“Shirok sokak” caddesine bakan Milenium otele yerleşiyoruz. Caddenin adı “Shirok sokak”. Sokak kelimesi Osmanlılardan kalmış olmalı. Şehir haritalarında da, “Shirok sokak street” yazıyor.

 

 

DSC_0234

 

 

Cadde, araç trafiğine kapalı ve kafeteryalar, dışarı çıkardıkları masalarla cıvıl cıvıl insanlarla dolu. Rengârenk tarihi binalar elden geçirilmiş, belki birçoğu restore edilmiş, bu ana caddeyi süslüyor.
Manastır, Makedonya’nın 2 nci büyük şehri. 1382 den, 1912 Yılına kadar, tam 530 Yıl Osmanlı idaresinde kalmış. İttihat terakkinin merkezi ve Atatürk’ün askeri idadiyi okuduğu önemli bir tarihi barındıran, 90 Bin nüfuslu, sevimli bir şehir. Dragor nehrinin kenarına kurulmuş, güney Makedonya’nın ekonomi ve sanayi merkezi durumunda. Bitola adını, Osmanlının Balkanlardan çekilmesinden sonra almış. Makedonya’nın 2 nci üniversitesi burada.

 

 

DSC_0243

 

 

Atatürk’ün sevdiği şarkılardan olan “Manastır’ın ortasında var bir havuz” Türküsünde geçen havuzu soruyorum. Kimse bilmiyor. Shirok sokak caddesinin sonunda açıldığı meydanın ortasında bir havuz var ama bu havuz, o havuz mu bilemiyorum.

 

 

DSC_0250

 

 

Kapısındaki tabelada ”Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratıcısı ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1899 Yılında askeri idadi’yi bu kışlada bitirdi” yazılı şimdi müze olan binaya geliyoruz. Büyük bir bina, Atatürk’ün eğitim gördüğü sınıfın dışında kalan bölümü arkeoloji müzesi yapılmış. Atatürk’ün sınıfı da düzenlenerek, ziyarete açılmış. Türkiye’den gelen misafirlerin oldukça fazla rağbet ettikleri bir müze olmuş.

 

 

DSC_0251

 

 

Atatürk’ün üniformaları, fotoğrafları, kullandığı eşyalar teşhir ediliyor. Duvara asılmış televizyonda, Türkçe dahil olmak üzere 5-6 dilden Atatürk’ü anlatan film oynuyor. Eskişehir’in sanatsever, büyükşehir belediye başkanı, Prof. Yılmaz Büyükerşen’in yapıp, gönderdiği Atatürk’ün bal mumu heykeli de cam bir vitrin içerisinde ziyaretçilere sunulmuş. Tabi çok duygulanıyoruz. Yüreğimiz kabarmış, ziyaretçi defterine duygularımızı dökerek dışarı çıkıyoruz.

 

 

DSC_0254

 

 

Shirok sokak caddesine geri dönüyor, cadde üstündeki masalardan birine oturuyoruz. Skopsko bira eşliğinde gelen geçen insanları izliyor, şehrin güzelliğinden söz ediyoruz. Buram buram Osmanlı kokuyor burası. Camiler, hanlar, hamamlar, köprüler, çeşmeler ve şehrin her yerinden görünen, 17 nci yüzyıldan kalma saat kulesi de Osmanlı mirası. Şimdi haç olan kulenin ucunda, daha önceleri komünist yıldızı varmış. Atatürk’ün ilk aşkı olduğu söylenen, Rum kızı Eleni Karinte’nin evine gidiyoruz. Balkondan balkona, gizli gizli büyüyen bir aşk hikayesi var aklımızda. Mektubunun, Atatürk’ün müzesindeki duvara asıldığı bir aşk. Anne Zübeyde hanımın, oğluna uygun bulmadığı Eleni ile Mustafa Kemal’in aşkı. Eleni’nin evi gayet güzel bir şekilde korunuyor.
Akşam olmak üzere, hava kararırken otele dönüyoruz. 2 Saat sonra buluşmak üzere odalarımıza çekiliyoruz.

 

 

IMGP4196

 

 

Akşam yemeği için, gözümüze kestirdiğimiz bir restauranta oturduğumuzda, herkes dinlenmiş ve kurt gibi acıkmış halde tabaklarımıza saldırıyoruz. Garsonumuz Türkçe bilen, Sevimli bir genç. Lokantanın içinde yapılmış dev akvaryumdan, beğendiğimiz balığı yakalayıp, pişirilmesi için mutfağa gönderiyor. Minik kaplarda çeşitli mezeler getiriyor. Türk Rakısı içer misiniz? diye soruyor. Biraz sonra, elinde yeni rakı ile görünüyor. Bürek, tarator, baklava her iki dilde de aynı şekilde söyleniyor. Yemeği baklava ile bitiriyoruz. Hesabı ödeyip çıkacağımız sırada, garsonumuz, “Benim mesaim bitti, isterseniz sizi bir bara götüreyim” diyor. Beraber çıkıyoruz, birkaç yüz metre sonra modern bir binanın bodrum katına iniyoruz. Çok büyük bir gece kulübü, gürültülü müzik dayanma sınırımızı aşıyor. Kulüp, Hınca hınç dolu! Kimsenin müzikle ilgisi yok. 3 lü, 5 li guruplar halinde ayakta sallanıyorlar. Gürültüden kendi söylediğimizi anlayamıyoruz. Daha fazla dayanamıyor, kendimizi dışarı atıyoruz. Yeniden shirok sokak caddesine dönerek bir kafeteryada huzur ve kahve buluyoruz. Günü bitiriyor, otelin yolunu tutuyoruz.

 

 

DSC_0244

 

 

Sabah, lobiye indiğimizde, bir çiftin, Türkçe bilmeyen resepsiyon görevlisine Türkçe, bir şeyler anlatmaya çalışması dikkatimizi çekiyor. Yardımcı olmak için yanlarına gidiyorum. Hikâyeleri şöyle; Karı-Koca, Bulgaristan’a gezmeye geliyorlar. Bir, iki gün gezdikten sonra, bakıyorlar ki Makedonya çok yakın ve vize de istemiyor, üstelik “Elveda Rumeli” dizisi, Manastır yakınlarında Peseçan isimli bir köyde çekiliyor. Sabah erkenden atlıyorlar arabalarına, Manastıra kadar geliyorlar. Ertesi sabah geri dönecekler. Bulgaristan’da ki oteli bile boşaltmamışlar, eşyalarını otelde bırakıp, yola düşmüşler. Buraya kadar her şey iyi! İyi de, geri Bulgaristan’a dönmek için yeniden vize lazım. Hâlbuki bu çiftin tek giriş-çıkışlık vizeleri var. Vize alacak Bulgaristan konsolosluğu arıyorlar. Resepsiyon görevlisine de Bulgar konsolosluğu soruyorlar.
Gerçi bulsalar bile Bulgaristan konsolosluğu bulunduğu ülkeden başka bir ülke vatandaşına vize vermesi neredeyse imkânsız. Yunanistan’dan da geçmeleri için de Schengen vizesi gerekli, o da yok. Geriye bir tek yol kalıyor. Arabalarını, Manastır’da bırakıp, uçakla İstanbul’a dönerek yeniden vize almaları ve Bulgaristan’dan bagajlarını, Makedonya’dan arabalarını toplayarak, Türkiye’ye dönmeleri gerekiyor. Dizi merakı oldukça pahalıya patlayacak gibi görünüyor.

Geriye kalan yarım günümüzü de, görmediğimiz Yeni Cami, Çınar Cami, Haydar Kadı Cami, İsa Bey Camilerini dolaşıyoruz. Bir süper marketten, eve götürmek üzere, İtalyan’ların Locatello Romano dedikleri Kaşkaval peyniri alıyoruz. Alışverişi de bitirip otelden eşyalarımızı alarak, kuzeye yönelip, Üsküp’e doğru yola çıkıyoruz. Yağmur yağdı yağacak. Koyu gri bir gökyüzü, her şeyi gri yapıyor sanki.

 

 

DSC_0284

 

 

Bir saat kadar sonra, Türk’lerin “Köprülü” dediği, eski adıyla “Tito Veles”, şimdiki adıyla Veles’e geliyoruz. Öğle yemeğini burada yiyeceğiz. Aracımızı bir parka bırakıp, yürümeye başlıyoruz. Bir meydanın ortasına dikilmiş büyük bir heykeli incelerken, karşı kaldırımdan birisi, heykeli göstererek, bir şeyler söylüyor. 50 Yaşlarında, gayet “Esmer” bir vatandaş. “Aleksandar veliki”, “Aleksandar veliki” diyor. Ne dediğini anlamıyoruz. Gel gel diye bağırıyorum. Yanıma geldiğinde, a siz Türk müsünüz? Diyor. “Ben sizi Yunanlı sandım. Yunanlılar, her şeye sahip çıktıkları gibi, Büyük İskender’e de sahip çıkıyorlar. Ben de onları kızdırmak için Büyük İskender ‘in heykeli dedim ” Diyor. Gülüşüyoruz ve yavaşa yavaş yürüyor, yemek yiyecek yer arıyoruz. Aslında heykel, 2 nci Dünya savaşında kahramanlıklar göstermiş ve 1943 Yılında ölmüş bir asker olan, Koço Solev Ratsin’e ait. Esmer arkadaş, “çok işim var, ama size bir lokanta bulayım” diyor. Yol boyunca çok işi olduğunu anlatıyor. Bir tepeye tırmanıyoruz. Tepede, lunapark gibi bir oyun alanında bir Karadeniz pidecisi buluyor. Bir yandan da acelem var ben kalamam diyor. 2 Saat sonra pidelerimizi hep birlikte yemiş, karnımız tok, aracımızın yanına kadar geliyor. Bu renkli kişiliği tanıdığımıza memnun olarak veda edip, ayrılıyoruz.

 

 

DSC_0309

 

 

Enver Paşa’nın, 1908 Yılında 2 nci Meşrutiyet bildirisini okuduğu Veles yani Köprülü şehri, Vardar nehrinin iki yakasına kurulmuş. 55 Bin nüfuslu, çok gelişmemiş bir şehir. Aşağı yukarı, Makedonya’nın tam ortasında. Yıllarca Tito Veles olarak anılan, şehrin ismine, Mareşal Josep Broz Tito’nun eklediği “Tito” Kelimesi, ölümünden sonra kaldırılmış. Artık sadece Veles deniliyor. Osmanlı’dan kalan Kara Cami ve köprüler halen kullanılıyor.
Yağmur yüzünden daha fazla dolaşamıyoruz. Üsküp’e kadar, geriye kalan 40 Kilometreyi, Vardar nehrine paralel giden yol ile bitiriyoruz. Yağmur hızını arttırmış, hava kararmak üzereyken otelimize yerleşiyoruz. Sabah, kahvaltıdan hemen sonra havaalanına gideceğiz. Akşam yemeğini, seyahatin bitmiş olmasının verdiği hüzünle, yakın bir lokantada halledip, odalarımıza çekiliyoruz.

 

 

IMGP4260

 

Bol yağmur ve bol kahkaha ile geçen bu nisan yolculuğunu, tadı damağımızda, anılarımızda hak ettiği yeri alacağından emin, yıllarca hatırlayacak olmamızın verdiği mutlulukla sonlandırıyoruz.

Gezenlere,

Gezmek isteyenlere,

Gezmesini bilenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

Sayfa başı

ベスタル 腕時計 Vestal Roosevelt Metal Silver Marine Watches ROS3M008
パナソニック エコキュート・IH対応 住宅分電盤 LAN通信型 ブレーカ容量20A リミッタースペース付 主幹容量40A 《スマートコスモ》 BHH34183T2
【コフレル】【YL-DA82STA15A-N】 トイレ手洗 スリム(壁付) 自動水栓 手すりカウンター キャビネットタイプ(左右共通) 【YLDA82STA15AN】 【RCP】コフレルトイレ 手洗い
送料無料 エアボーンの天然はちみつ マルチフローラルハニー 業務用ボトル1400g x 12本セット【smtb-k】【kb】
キンタロー ミニ ベベエンジェ 棚付 2 エコ
アクリルバードゲージカバー  観音開き式 W540×H570×D440 ワイドタイプ【鳥かごケース、鳥、オウム、インコ、九官鳥、小動物、防塵、防音、保温、アクリルケース、バードケース、透明アクリル板】
ジェイトップ・ユーコー Ren シングルレバー引出し混合水栓 Y118-132【S1】
【ゴールド色】ランドセル2017年フィットちゃんクラリーノタフロック 「瞬ピカッ」ランドセル【A4ファイル対応】【全国送料無料】【日本製】【あす楽対応】
【 ポイント10倍 】 【厚生労働省認可】視力回復装置 新型超音波治療器 【 アイパワー 】 【 5,400円以上! 】
メーカー直送品アビーロード [BT-S] スタンドタイプ縦型おむつ交換ベッド オムツっ子TW スタンドタイプ ABBY ROAD 直送のため代引き不可

Makedonya” için 4 yorum

  • 11 Ocak 2016 tarihinde, saat 16:12
    Permalink

    Teşekkürler, Bu kadar güzel bir anlatım ile beni de yanınızda gezdirdiğiniz için.

    Yanıtla
  • 26 Mart 2016 tarihinde, saat 12:01
    Permalink

    Selamlar Mustafa Abi,

    Üsküp- Belgrad turumdan önce yazınızı okumam çok güzel oldu, çok hoş, özgün bir dille anlatmışsınız. Sizin kadar keyif aldık okurken.

    Malta’da sizinle tanışmak, sohbet etmek çok keyifliydi. Kıskanılacak bir ekip ve gezi planlarınız var 🙂 Uçak sonrası vedalaşma fırsatı olmamıştı.

    Burdan Saygılar, Sevgiler yolluyorum.
    Maltadan Ali 🙂

    Yanıtla
    • 26 Mart 2016 tarihinde, saat 12:21
      Permalink

      Çok teşekkür Ali kardeşim. Yolculuklarımız hiç bitmez inşallah.

      Benden de sevgi ve saygılar.

      Yanıtla
  • 30 Nisan 2016 tarihinde, saat 01:38
    Permalink

    Ataları Tikveş’ten Türkiye’ye göç etmiş ve oraları merak eden birisi olarak yazınızı çok zevk alarak okudum. Elinize ve emeğinize sağlık. Yolunuz açık olsun.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir