Londra

“Özgür Ülkenin

  Özgün Şehri”

 

Günlük konuşmalarımızda İngiltere olarak andığımız Birleşik Krallık, aslında İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşan bir birleşik ülke. Bir zamanlar, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” adıyla anılan çok renkli, çok kültürlü, bir yandan alabildiğine özgür, diğer yandan alabildiğine gelenekçi, demokrasinin beşiği ama monarşinin de kalesi bir ülke.

İstanbul’dan hareketle üç buçuk saat süren uçak yolculuğundan sonra Londra’nın beş havaalanından biri olan Stansted havaalanına inerken uçağın penceresinden Londra’nın altın gibi parlayan ışıkları aşağıdaki hayatın renkliliğini anlatır gibi. Gerçekten de Işıl ışıl göz kamaştıran bir şehir karşılıyor bizi. Zenginliği, ışıltısı, canlılığı ile hemen sizi içine alıveriyor bu sekiz milyonluk metropol. Bir saat bile boş kalamayacağınız, sürekli değişen bu kentte her an yapacak bir şey ya da gidecek bir yer var. Sergiler, müzeler, konserler, kütüphaneler, alışveriş merkezleri, lokantalar, şovlar, mağazalar, parklar sizi bekliyor. Hele bir de tarih merakınız varsa kaybolup gideceğinize garanti verebilirim.

 

küçük-Kapak

 

Havaalanında karşımıza çıkan ilk İngiliz, pasaport kontrolünü yapan polis oluyor. Gayet kibarca ve güler yüzle hoş geldiniz diyerek karşılıyor bizi. Hemen kontrolünü yapıyor ve pasaportumuzu geri verirken iyi tatiller dilemeyi de unutmuyor. Danışmayı bulup şehir merkezine nasıl gideceğimizi soruyor ve en hesaplı ulaşımın, bir kat alttan giden tren olduğunu öğreniyoruz. Danışmadan öğrendiğim kadarıyla taksi doksan-yüz pound yazıyormuş, oysa tren yirmi iki buçuk pound. Bir poundun neredeyse üç lira olduğunu düşünürsek, aradaki farkın hatırı sayılır bir fark olduğu ortaya çıkıyor.

 

DSC_5301

 

Dünya sıralamasında pahalı ülkeler arasında sayılan İngiltere’de karşılaştığınız her fiyatı üç ile çarparsanız karalar bağlar, ne bir şey yiyebilir ne de alışveriş yapabilirsiniz. Herhangi bir şey beş pound ise beş pounddur. Üç ile çarpmak keyfinizi kaçırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Tren ile kırk beş dakikada Marble Arch’ta iniyor, oradan da taksi ile Hammersmith semtindeki Victoria dönemi binalarından oluşan bir sokakta, evden bozma küçük otelimize kavuşuyoruz. Londra merkezden başlayarak, dairesel olarak altı bölgeye ayrılmış. Hammersmith, ikinci bölgede. Metro ve otobüs biletleri buna göre fiyatlandırılıyor.

 

DSC_5298

 

Otelin resepsiyonunda Pakistanlı bir genç karşılıyor bizi. Güler yüzle bize odamızı gösteriyor. Oda üç metreye üç metre ölçülerinde, yani dokuz metrekare. Bırakın odada adım atmayı, valizlerimizi bile içeri alamıyoruz. Pakistanlı Hüseyin hemen sorunu çözüyor ve otelin en büyük şömineli odasını bize veriyor. Eşyalarımızı odaya atıp, dışarı çıkıyoruz. Hammersmith metro istasyonunun karşısında bir kafede bir şeyler atıştırıp, kahvelerimizi de içtikten sonra otelimize dönüyor ve günü bitiriyoruz.

Sabah pırıl pırıl bir hava karşılıyor bizi. Aylardan kasım, dahası yağmurdan gözümüzü açamayacağımızı düşünerek geldiğimiz Londra’da güneş var. Kahvaltıya iniyoruz, servis yapan genç bir kız. Adeta moda dergisinden fırlamış bir manken. Boyu posu, endamı, kaşı gözü bir sarışın afet. Kıza bakmaktan kahvaltı yapamıyoruz. Masaya servis yapıyor, “Aman efendim siz zahmet etmeyin ben edeyim” diyesim geliyor. Getir yurduma sal televizyoncular sokağına, el âlem güzel görsün. Hele bir de kasım soğuğunda, otelin dış merdivenlerini ayağında terlik, hortumla su tutarak yıkarken görünce acımadım dersem yalan olur. Öğlene kadar çalışıyor, otelin odalarını temizliyor, dış merdivenlere kadar yıkıyor, kahvaltıları veriyor, bulaşıkları yıkıyor ve gidiyor.

 

DSC_5280

 

Dünyaca ünlü, kızarmış tost ekmeği, yumurta, Salam ve fırınlanmış fasulyeden oluşan geleneksel İngiliz kahvaltı tabağından damak tadımıza uyanları seçip yiyerek kahvaltı faslını bitiriyoruz. Hava 12 derece, yağış yok, hatta güneş zaman zaman güneş gözlüğü bile taktırıyor. Bir turist daha ne ister?

Londra, suyun şekil verdiği ve köprüleriyle anılan açık bir müze adeta. Şehre can veren Thames Nehri Londra’nın pırlanta gerdanlığı gibi. Nehrin etrafına dizilmiş St.Paul Katedrali, Tower of London, Westminister abbey, Big Ben ve parlemento binası da gerdanlığın taşları gibi.

 

DSC_5624

 

Thames Nehrinin üzerinde sekiz adet köprü var. Nehrin kenarında yürüyerek, kafelerinin keyfini çıkartmak, kahvelerinin tadını almak, ara sokaklarda kaybolmak hiç bu kadar neşelendirmemişti bizi. Gittiğimiz her yerde büyük turist gruplarıyla karşılaşıyoruz. Bu kış günü bu kadar turist almasına şaşırıyoruz. Herkes elinde harita ile bir sonraki gideceği yeri arıyor. Şehrin altı örümcek ağı gibi metro ile donatılmış. Dünyanın ilk toplu taşımasını yapmakla övünüyorlar. Bütün Londra’yı metro ve otobüs ile gezebilirsiniz ama önerim mümkün olduğunca yürüyerek gezmeniz. Her sokakta karşınıza sürpriz bir eser veya müze ya da bir güzel pub çıkabiliyor çünkü.

 

DSC_5634

 

Buckingham Palace, Big Ben ve House of Parliament gibi turistik yerlerin dışında, 1805 Yılında Amiral Lord Nelson’un Napoleonu yendiği Trafalgar Savaşı anısına yapılmış anıtın olduğu Trafalgar Meydanındaki Ulusal Müze ve Ulusal Portre galerisi, British Museum ve Bilim Müzesi mutlaka gezilmesi gereken yerler. Dünya tarihi ve bilim alanındaki gelişmeleri bu müzelerde gözlemleyebilir, İngiliz tarihi hakkında biraz daha fazla bilgiye sahip olabilirsiniz. Hemen eklemeliyim ki Londra’da birçok müze ücretsiz.

 

DSC_5395

 

Kraliçe II. Elizabeth ‘in yönetiminde, yazılı bir anayasası bile olmayan, demokrasinin ve futbolun beşiği bir ülkede sokakları adımlamak değişik bir duygu. Kraliçe, hala çok önemli bir kişilik. Halkın gözü kulağı kraliçede. Kraliyet düğünlerinin bütün dünyada ne kadar ilgi gördüğünü hepimiz biliriz. Kısa bir zaman önce Prens Charles ve Prenses Diana’ dan olan torun Prens William’ın, Kate Middleton ile evlendiği masal gibi düğün bütün dünyayı ekran başına kilitlemişti.

 

DSC_5297

 

Kraliyet ailesinden herhangi birinin attığı her adım haber oluyor. İngiliz kızlar taze gelin Kate Middleton’u kendilerine örnek alıyorlar. Middleton her gün bir derginin kapağını süslüyor, gazetelere haber oluyor. Ve İngiliz halkı da sıkı bir şekilde takip ediyor. Her akşam tüm metro istasyonlarında ücretsiz olarak “London Evening Standart” gazetesi dağıtılıyor. Yani herkes her şeyden neredeyse zorla haberdar ediliyor.

 

DSC_5314

 

Bir hafta Londra’yı gezmek için ideal bir süre. Thames nehri kenarındaki dev dönme dolap London Eye, Waterloo Station, St. Paul Katedral, Big Ben saat kulesi, Hyde Park, London Bridge (Londra köprüsü), Tower Hill, Tower Bridge, Victoria, Sloane Square, Piccadily Circus, Leciester Square, Oxford Circus, New Bond Street, Camden Town, Covent Garden, Kew Garden, Richmond, Liverpool Street, Knightsbridge, Trafalgar Square, Chinatown, Soho mutlaka görülmesi gereken yerler. James Bond’u anlatan kurşun şeklindeki binayı ve yeni yapılan piramide benzetilen Londra’nın en uzun binası da ilginizi çekebilecek yerlerden.
Londra’da İki tip taksi var. Biri, yoldan çevirebileceğiniz, sevimli nostaljik bir tarzı olan ve oldukça pahalı taksiler diğeri ise rezervasyon yaptırarak kullanabileceğiniz mini cab denilen taksiler. Ulaşım konusunda (Transport for London) web sayfası “www.tfl.gov.uk” size çok yardımcı olacaktır. Bu web sitesinden, şehir içindeki bütün ulaşımınızı planlayabilirsiniz.

 

DSC_5418

 

Thames Nehri’nin iki yakasına kurulmuş Londra, West End ve Central London olmak üzere ikiye ayrılmış. Waterloo Station, Londra’nın merkez demiryolu istasyonu. Waterloo’ya geldiğiniz zaman London Eye, Southbank Centre, Big Ben, Tate Modern sanat Galerisi, Embankment, Southwark, Waterloo Bridge, County Hall, Queen Elizabeth Hall, King’s College ve IMAX’a ulaşmanız çok kolaylaşacak. Eğer yürümeyi seviyorsanız, hepsini yürüyüş mesafesinde sayabilirsiniz. Zaten çoğu Thames Nehri’nin çevresinde bulunuyor.

Kraliyet ailesine ait pek çok mücevherin sergilendiği Tower Hill ilgi çeken yerlerin başında geliyor. Çok şaşalı olmasa da kocaman bir saray. Hemen yanında Thames Nehrindeki sekiz köprüden biri olan mavi köprü, Tower Bridge ve karşısında bulunan Central London bölgesi yer alıyor.

 

DSC_5604

 

Londra, yüzyıllar boyunca dünyanın her yerinden gelen gezginlerinen gözde duraklarından biri olmuş. Aynı ilgi bu günde sürmekte. Bu lginin bir nedeni de şehre gelen herkesin kendini ev sahibi gibi hissetmesi. Gerçekten biz de bir kaç saat içinde yabancı olduğumuzu unutup, havasına kapılıyoruz. Londralıların kibarlığının da bunda önemli bir payı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Hiç bir yerde duyamayacağınız kadar “Lütfen” ve “teşekkür ederim” kelimelerini duyacağınızdan emin olabilirsiniz.

 

DSC_5607a

 

Bir arkadaşım “Londra’yı gezerken hiç acele etme, nasıl olsa bitiremezsin” demişti. O nedenle hiç acele etmeden, sindire sindire gezmek gerekiyor. Roma imparatorluk döneminin Londinium’undan Victoria hükümdarlığına; İkinci dünya savaşından günümüze dek üst üste geçmiş zengin bir tarih ve kültürü keşfetmek oldukça zor olduğuna karar veriyor, acele etmekten vazgeçiyoruz.
Dünyadaki nüfus hareketliliğinden en çok nasibini alan ülkeler arasında olan İngiltere nin başkenti Londra giderek daha da popülerleşmekte. Londra’da yaşayan insanların etnik çeşitliliğine bakarsanız adeta bir dünya başkenti gibi. Üç yüz çeşit dil konuşulduğunu okumuştum. Zaten sağa sola baktığınızda göreceğiniz, Araplar, Afrikalılar, Çinliler, Filipinliler, Avustralyalılar, Karayiplerden gelenler, Hintliler, Taylandlılar ve daha bir çok ulustan insanı görmek olası. Ayrıca Londra’nın yılda on milyon turist aldığını da eklemeliyim. Pahalılığına rağmen bu kadar insanı kendine çekmesi şehrin bir tılsımı olduğunu düşündürtüyor bize.

 

DSC_5616

 

Bir şehri gezmenin en iyi yolu turistik yerlerden başlamaktır. Önce en ünlülerinden başlayıp, daha sonra ara sokaklara dalarak öteki yüzünü tanımak gibi bir alışkanlığımız var. En uygun taşıtla yani ayaklarımızla gezecek, yavaşta olsa tadını çıkararak hatta sürpriz bir şeyler görme olasılığını da kaybetmeyeceğiz.
Metro ile Trafalgar meydanına ulaşıyoruz. Meydan cıvıl cıvıl! Güvercin besleyenler, bir şeyleri protesto eden protestocular, sokak sanatçıları, müzisyenler ellerinden geleni yapıyor. Nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Amiral Nelson’un Elli iki metre yükseklikteki heykeli meydanı tepeden izliyor. Meydana bakan kamu binalarının arasında biri varki görmeden gitmek olmaz. Zaten kapısındaki insan kuyruğu ile kendini gösteriyor. Evet “National Gallery” dedikleri ulusal müze.

 

DSC_5361

 

Sırada, zaman zaman kraliçeye ev sahipliği de yapan Buckingham sarayı var. Kraliçenin sarayda olup olmadığını gönderdeki bayraktan anlıyoruz. Kraliçe sarayda ise bayrak göndere çekiliyor. 1702 Yılında Buckingham Dükü için yapılmış bu saray simge yapılardan biri.

Saat 11.30 u bekliyoruz. Sarayda nöbet değişimi yapılacak. Dillere destan bu tören için binlerce kişi meydanı dolduruyor. Sarayın avlusuna bakan parmaklıklar hınca hınç dolu. Herkes fotoğraf makinelerini hazırlamış bekliyor. Atlı polisler güvenliği sağlıyor. Yaklaşık yarım saat süren tören, bandonun çaldığı melodilerle saat 12.10 civarında tamamlanıyor.

 

DSC_5478

 

Saraydan ayrılıp biraz yukarıya çıkıyor ve kraliçenin atlarının bakım gördüğü Royal Mews’e geliyoruz. Ahırda kraliyet düğünlerinde kullanılan ve gelinleri taşıyan arabalar sergileniyor. Dışarı çıkıp, biraz dinlenmek amacıyla bir puba giriyoruz. Barda on civarında fıçı bira musluğu var. Garsona sadece bira derseniz size “bitter” yani acı dedikleri siyah biradan getiriyor. Mayasına kattıkları şerbetçiotu nedeniyle biraz acımsı olan bitter biranın adına hiçte uymayan bir tadı var. Gayet yumuşak ve meyvemsi! En çok içtikleri birayı “Ale” olarak adlandırıyorlar. Bizim bildiğimiz, alıştığımız biranın adı ise “Lager”. Bira isteyenler çeşmelerin üstünde yazan isimleri söyleyerek istiyorlar. Ortaya bir karışık yap da diyebilir, hiçbirinin tadından mahrum kalmayabilirsiniz. O zaman, yarım pint dedikleri 250 ml lik küçük bardaklarla sekiz çeşit birayı masanıza diziyorlar.

 

DSC_5577

 

Londra’da, neredeyse bütün publar çok güzel dekore edilmiş. en eskisi beş yüz yaşında olmak üzere beş binden fazla pub olduğu söyleniyor. Biz, daha yürüyecek çok yolumuz olduğu için bira tadımını daha sonraya erteliyor kahve ile yetiniyor ve yine sokaklara atıyoruz kendimizi. Hedefimizde, 1065 Yılında yapılan ve dört yüz yıl kraliyet ailesine ev sahipliği yapan Wesminister Palace (saray) var. Sarayın sadece Avam kamarası ve Lordlar kamarası halka açık. Bir yanda Victoria Tower, diğer yanda Big Ben saat kulesi. Londra’nın kalbindeyiz sanki. Big Ben adı kulenin adı olmayıp, kuledeki on üç buçuk ton ağırlığındaki çanın adı olduğunu not ederek nehir kenarına iniyoruz.

 

DSC_5347

 

Nehrin diğer yakasında, Parliament meydanının tam karşısında bulunan ve neredeyse tüm Londra’dan görünen, dünyanın en büyük dönme dolabına yöneliyoruz. Yüz otuz beş metre yüksekliği ile gökyüzünü delen dönme dolap ağır ağır dönüyor. Bir turu yarım saatte tamamlıyor ve hatırı sayılır bir bilet ücreti gerekiyor. En ucuz standart bilet elli Türk lirası civarında. Hizmette sınır yok. Eğer küçük bir servet ödemeyi göze alırsanız akşam yemeğini dönme dolapta, Özel bir kapsül içinde ve Londraya 135 metre yüksekten bakarak yiyebilirsiniz. Resmi adı “British Airways London Eye” olan dönme dolabın çapı 424 metre ve 1600 Ton ağırlığında.

 

DSC_5690

 

Yönümüzü ünlü mabet Westminster Abbey’e çeviriyoruz. İngiltere’nin ve ingilizler için çok önemli olaylara tanıklık etmiş bu mabette bir de ünlü ve önemli insanların yattığı mezarlık var. Krallar, kraliçeler, en büyük devlet adamları, bilim adamları, askerler, müzisyenler ve edebiyatçılar bu mezarlıkta yatıyor. Dokuz yüz yıldan bu yana bütün kraliyet düğünleri burada yapılıyor. Hala ibadete açık. 31 metre yüksekliğindeki batı kapısından geçtiğimizde karşılaştığımız ilk ve en çok ziyaret edilen mezarın adsız bir askere ait olması ilgi çekici. Üzerinden yürünmesi yasak olan tek mezar da bu zaten. Kraliyet alayı bile bu mezarın etrafından dolaşırmış. “Tomb of the unknown warrior” yani, adı bilinmeyen savaşçının mezarı olarak isimlendirmişler. Kilisenin iç tarafında VII.Henry şapeli var. Muhteşem bir ahşap işçiliği ile oymalarına ve duvar işçiliğine hayran olmamak mümkün değil. Tüm şapel Bath şovalyeleri tarikatının bayrak ve sancakları ile süslü.

 

DSC_5360

 

Dışarı çıktığımızda acıktığımızı hissediyoruz. İngilizlerin ulusal yemeği “Fish and Chips” yemek niyetindeyiz. Yani bildiğimiz, mezgit balığı, yanında da patates ve tabi buz gibi İngiliz birası, Ale. Yemeğin lezzetine lezzet katan bir şey daha var ki o da pubların atmosferleri. On dört yaşından küçüklerin girmesi yasak olan bu publarda, on sekiz yaşından küçüklere alkollü içki de verilmiyor.

İkinci dünya savaşında, Alman bombardımanı sonucu yerle bir olan, şimdi ise Karektersiz binaların, iş merkezlerinin ve gökdelenlerin bulunduğu “City of London”u gezilecek yerler listemizin dışına atıyoruz. İş günleri dışında hayalet şehir haline gelen bölgede eskiye dair hiç bir şey kalmamış gibi. Savaş, bu eski bölgenin hafızasını bile silmiş sanki.

 

DSC_5691

 

Sevimli ve şık mimarisi ile insanı kendine hayran bırakan “Tower of London”un önüne geldiğimizde güneş devrini tamamlamış, Thames nehrinin suları karşı yakadaki binaların silüetlerini yansıtmaz olmuştu. Tarihi, kanlı ve korkunç hikayelerle dolu Tower of London yapımının üzerinden geçen dokuz yüz yıl boyunca zaman zaman, kraliyet sarayı, hapishane, işkencehane ve idam yeri olarak kullanılmış. Yılda iki milyon ziyaretçi alan kule-sarayın surlarında ilginç ve renkli kıyafetleri ile ilgi çeken ve adına “Beefeaters” denilen muhafızlar dolaşıyor.

 

DSC_5638

 

19.Yüzyılda etrafındaki hendek doldurulmuş ve yemyeşil bir bahçeye çevrilmiş.
Oyalanmadan, Londra’nın simge yapılarından “Tower Bridge”e yöneliyoruz. Gotik taş işçiliğiyle İngilizlerin gurur duyduğu yapılarından biri bu tarihi “Kuleli Köprü”. Cıvıl cıvıl insan kalabalığı ile birlikte köprüyü geçip, tekrar geri dönüyoruz. Akşam olmak üzere. Piccadilly Circus’a gidip, şehir ışıklarının izini süreceğiz. Ama önce bir kahve içerek enerji toplamak niyetindeyiz. Adım başı rastladığımız publardan birine giriyoruz. Siparişimizi verip beklerken, bir yandan da gördüklerimiz hakkında yorumlar yapıyoruz. Biraz önce siparişimizi alan garson bize doğru geliyor, eli boş. “Abi, siz Türk müsünüz? Diyor. Sahibinin de Türk olduğu bir pub bulmuşuz. Malum sohbet başlıyor. Kahvelerimizi içip, İzmir kökenli Giray ile vedalaşıyoruz.

Göz alıcı neonları , dev mağazaları, alışveriş caddeleri, sokak müzisyenleri ile insanların en önemli uğrak yerlerinden biri olan “Piccadilly Circus” yüz yıllık ışıltısını ve cazibesini hiç kaybetmeden tüm canlılığıyla insanları kendine çekmeye devam ediyor. Bu kadar kalabalık tabiki bir o kadar da gürültü demek. Biraz ötesinde bulunan başka bir kalabalık meydan “Leicester Square” de de gişe filmleri oynatan sinemalar ve gece klüpleri var. Bütün akşamı burada geçirip yorgun argın otelimize dönüyoruz.

 

DSC_5641

 

Ertesi gün, yine aynı güzel sarışının verdiği kahvaltı ile güne başlıyoruz. Bu gün Hyde Parktan başlayacağız. Parkın Marble Arch köşesindeki “Speakers’Corner” en çok merak ettiğimiz yerlerden biri. Önceki yıllarda halk gösterilerinin yapıldığı yer olan bu köşe, şimdilerde sadece pazar günleri söyleyecek bir sözü olanların, bir yükseltiye çıkarak konuşma yaptıkları yer olarak kullanılıyor. Oraya vardığımızda belediye görevlisi olduğunu sandığımız birileri kamyonetle getirdikleri kürsü, sandalye, şezlong gibi eşyaları çimenlerin üzerine diziyordu. Biraz yürüyünce parkın içindeki Serpentine adlı yapay göle ulaşıyoruz. Gölde gezinti yapan kayıklar çok hoşumuza gidiyor. Sabah kahvemizi, Gölde gezen kayıkları seyrederek içiyoruz.

 

DSC_5343

 

1 milyon 380 bin metrekare büyüklüğü ve konumu ile Londra’nın akciğerleri gibi algılanan Hyde Park, binlerce ağaca, kuşa, sincaba ev sahipliği yapıyor. Kraliçe’nin bile bazen yürüyüş için buraya geldiği, herkesin severek, koruyarak yaşattıkları bir yaşam alanı. Festivaller burada düzenleniyor, her türlü şenlik burada yapılıyor. İçinde gölet, gölette adası ve adadaki Peter Pan heykeli oldukça ilgi çekiyor. Parkta, sincaplar, kuğular, ördekler ve daha bir sürü canlı özgürce yaşıyorlar. Bir saat kadar daha parkın başka bir köşesinde kurulu panayır tipi hediyelik eşya dükkanlarında oyalanıp, derin derin nefes alarak parktan çıkıyoruz.

 

DSC_5311

 

Kensington caddesi tarafından çıktığımız için karşımıza; Kraliçenin çok sevdiği ancak genç yaşta kaybettiği ve kırk yıl yasını tuttuğu kocasının anısına yapılan “Albert Memorial” anıtı ve hemen karşısında kubbesiyle dikkat çeken “Royal Albert Hall”çıkıyor. Hızlı adımlarla Thames nehri kıyısına inmek üzere yola koyuluyoruz. İngilizlerin “Under Ground” dedikleri metro ile bir kaç dakikada London Eye dedikleri dönme dolabının hemen yakınındaki iskeleye ulaşıyoruz. Nehirde cruise olarak adlandırılan teknelere binerek gezinti yapmak niyetindeyiz. Sekiz buçuk pound yani yaklaşık yirmi beş lira ödeyerek, bir saatlik tur için biletlerimizi alıyor ve tekneye biniyoruz.

 

DSC_5624

 

Kuru bir ayaz var. Fotoğraf çekebilmek için güvertede durmak zorundayım. Şehri bambaşka bir açıdan görmek, muhteşem yapıların fotoğraflarını çekebilmek için harika bir yolculuk oluyor bu kısa gezi. Tate Modern, St Paul’s Cathedral, The City Of London School, Tower Of London, Tower Bridge, bir çok tarihi bina ve köprü ile London Eye, Big Ben ve Houes Of Parliament ‘i de görme imkanı buluyoruz. Açıkta kalan yüzüm ve ellerim soğuktan morarmaya yüz tutmuşken gezi bitiyor. Ama olsun, şimdi bile çektiğim fotoğraflara değdi doğrusu diye düşünüyorum.

Nehri gören sıcak bir pub’ın cam kenarında, sıcacık kahvelerimizi yudumlarken buluyoruz kendimizi. Günler kısa çabucak akşam oluyor. Günün nasıl geçtiğini anlamadık. Yorulduk, acıktık. Dünden gözümüze kestirdiğimiz, Hammersmith metro istasyon meydanındaki bir lokantaya gideceğiz. İki yüz yıllık tipik bir İngiliz restoranı. Oturduğumuz sandalyeler, masa, duvardaki tablolar ve yer döşemesi çok eski ama bir o kadar da zevkli ve uyumlu.

 

DSC_5491

 

Bizi karşılayan garson kız, üst katta meydana bakan pencere kenarında bir masa gösteriyor. İşte şimdi Londra’dayım diyorum içimden. İngiliz kibarlığı ve zevki ile bütünleşmiş bu mekânın huzuruna varıyor ve beyaz şarap eşliğinde enfes bir akşam yemeği ile günü bitiriyoruz.

 

DSC_5504a

 

Son iki günümüzün ilki olan bu günü, önceden rezervasyon yaptırdığımız bir yolculuğa ayırdık. Piccadilly’ ye açılan caddelerden birinden konforlu bir otobüs ile hareket ediyoruz. Gidiş-dönüş toplam üç yüz Kilometre yolumuz var. İlk durağımız Windsor Castle, yani Windsor Sarayı. Dokuz yüz yıl hanedana hizmet ve tanıklık etmiş bu sarayda İngiliz Kraliyet ailesine ait bir çok eser sergileniyor. Fotoğraf çekmek yasak. Zümrüt, elmas ve yakutlarla süslü hançerler, oymalı işlemeli gümüş kaplı tüfek ve tabancalar, şövalyelerin zırhları ve çok özel sanat eserleri ziyarete açılmış.

Yeniden yola çıkıyoruz. Otobüsümüz homurdanarak yönünü “The Roman Bath” yani Roma hamamına çeviriyor. Adeta küçük bir İtalyan kasabası gibi.Sarı boyalı binalar, panayırlar, sokak sanatçıları. M.S. 43 yılında Romalıların İngiltere’yi işgal etmesinden sonra yapılan bu hamam daha sonraları şifalı su merkezi olarak kraliyet ailesine de hizmet etmiş.

 

DSC_5504a-(1)

 

Bir süre sonra asıl hedefimize kavuşuyoruz. Salisbury şehrinin altı kilometre dışında adına “Stonehenge” denilen dünya miras listesinde kayıtlı, yaklaşık beş bin yıllık dikili taşların bulunduğu tarihi alana giriyoruz. Salisbury Düzlüğü’nde bulunan, eski zamanlarda dinsel törenler için kullanılan ve Kelt rahiplerinden oluşan bir sınıf olan Druid’lere atfedilen büyük taşlardan oluşan bir çember bu Stonehenge. Yontularak düzgünleştirilmiş ve dışarıdan bu bölgeye taşınmış, dik konumundaki halen 17’si ayakta duran 30 taştan oluşuyor.

Stonehenge’in çemberini bölen ve yapının girişinden geçen eksen, yaz dönencesindeki gün doğumuna (21 Haziran) doğru konumlandırılmış. Buna karşılık, İrlanda’da yaklaşık olarak aynı zamanlarda inşa edilen ve benzer bir yapı olan Newgrange anıtının kış dönencesindeki gündoğumuna (21 Aralık) yöneltilmiş olmasını da not ettikten sonra çevreyi dolaşmaya başlıyoruz.

 

DSC_5509

 

Hava çok soğuk. Rüzgar bıçak gibi kesiyor. Biletlerimizi ve audio elektronik rehberimizi alıp taşların bulunduğu araziye giriyoruz. Başka bir müzeye gittiğinizde bilet alıp içeri girersiniz. Burada ise durum tam tersi. Bileti alıp dışarı çıkıyorsunuz!

Üç metreden yüksek, dikine duran taşlardan oluşan Stonehenge, göz alabildiğince uzanan Salisbury düzlüğündeki tek yükselti. Searsen ve lintel olarak adlandırılan iki grup taş Stonehenge çemberini meydana getiriyor. Saersen’ların her biri yirmi altı ton ağırlığında ve hepsi üç metrenin üzerinde bir yüksekliğe sahip. Bir çember oluşturacak şekilde dizilmişler. Lintel’ler ise her biri altı ton ağırlığında ve yatay olarak, kiriş gibi Searsen’lerin üzerine yerleştirilmişler. Çemberin iç kısmında ise benzer taşlardan oluşturulmuş olan başka bir iç çember daha var. Peki bu taşlar ne işe yaramış acaba diye düşünebilirsiniz. Otobüste yol boyu hiç susmadan konuşan rehberimiz bu soruyu, iki teori var diyor. Birincisi; Astronomi bilimi için. Bu en güçlü olasılık. Çünkü günümüzde astronomlar Stonehenge’in şifresini çözerek 56 yıllık ay ve güneş tutulma döngüsünü keşfettiler. Güneşin ve ayın hareketlerinin Stonehenge’in yapısı içine yansıtıldığını buldular. Stonehenge çevresinde bulunan taşların ya da deliklerin hepsi döngünün içinde farklı günleri ya da yılları temsil ettiği artık biliniyor diyor ve ekliyor; İkinci teori de, bazı insanlar buranın gizli bir tapınma yeri olduğunu söylüyor. Kısaca anıt binyıllardır koruduğu gizemli havayı bugün de devam ettiriyor.

 

DSC_5522a

 

Aklıma Şanlı Urfa’da, değerini bulamamış, yeterli tanıtımını yapamadığımız, neolitik döneme ait ve 11 bin 500 yıllık geçmişe sahip olan, dünyanın en eski tapınağı olarak bilinen Göbeklitepe geliyor. Derin bir iç çekip, Stonhenge taşlarının etrafında dönmeye devam ediyoruz. Hızlı hızlı fotoğraflarımızı çekip, daha fazla üşümeden otobüse koşuyoruz. Otobüsümüz güneş batarken hareket ediyor. Londra’ya döndüğümüzde hava kararıyor. Piccadilly’de otobüsten iniyor, bir şeyler atıştırdıktan sonra yorgun bir halde otele dönüyoruz.

 

DSC_5400

 

Sabah yine “Best model of London” kızımızın verdiği kahvaltı ile güne başlıyoruz. Londra’da son günümüz. Günlerden Pazar. Kahvaltıdan sonra otelden çıkıp, beş dakikalık bir yürüyüşten sonra Hammersmith metro istasyonuna kavuşuyoruz. Amacımız bu günü çarşı pazar gezerek geçirmek. Pazar günleri Liverpool Sokağında “Old Spitalfields Market” adında büyük bir pazar kuruluyor. Renk renk, çeşit çeşit tasarım ürünleri, incik boncuk, takı, tekstil ve daha neler neler.

 

DSC_5484

 

Buradan başka Camden Town’daki Camden Market’in ve Notting Hill’ deki Portobello Marketi de görmek gerekiyor. Portobello Market, Londra’nın çok güzel bir bölgesi. Amsterdam’ı hatırlatan, rengarenk ve kutu kutu evleri var. Camden Town ise başka bir ilginç yer. Uçuk kaçık ve marijinal diyebileceğimiz her şey burada. Çeşit çeşit insan, tarz, tip hepsi buraya toplanmış. İnsan nereye, kime bakacağını şaşırıyor.

Bu günümüzü Londra’nın pazarlarını, arka sokaklarını , çarşılarını gezerek tamamlayıp, biraz erken denilebilecek bir saatte otelimize dönüyoruz. Valizlerimi toparlayıp, hazırlık yapacağız. Gönülsüz geldiğim Londra’dan üzülerek ayrılacağım hiç aklıma gelmezdi. Şimdiden Londra’ya yeniden gelme planlarını yapmaya başladım bile.

 

DSC_5457

 

Her üke, her şehir için söylenen “ Yapmadan, görmeden dönme!” listeleri vardır. Tabi İngiltere’den de yapmadan dönülemeyecek bazı şeyler var. Örneğin fish & chips yemeden, çay kültürünü gözlemlemeden, tiyatrolara gitmeden, sergileri müzeleri gezmeden, köşebaşı publarda “happy hours” keyfini yaşamadan, alış veriş yapmadan dönmek olmaz. İşte size görmeden dönmeyin diyebileceğim kısa bir öneri listesi.

 

DSC_5500

 

Buckingham Palace, Victoria Memorial, Trafalgar Square, National Gallery , Wellington Arch, London Eye, Tower Bridge, Hyde Park, Tower of London, Science Museum, Royal Albert Hall, Albert Memorial, London Zoo, Westminster Abbey, Imperial War Museum, Victoria And Albert Museum, Madame Tussaud Museum (Balmumu Heykel Müzesi), See Life Aquarium, Thames Nehri tekne turu, Big Ben saat kulesi, Houses Of Parliament , Natural History , Museum, British Library (Ulusal kütüphane), British Museum, St Paul’s Cathedral, Museum Of London, Oxford Street (Alışverişin kalbi), Piccadilly Circus , Harrods Alışveriş merkezi, ve Camden Town.

Gezenlere,
Gezmek isteyenlere,
Gezmesini bilenlere,
Bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

DSC_5711

Harrods Mağazası

 

 

DSC_5679

İngilizlerin ünlü yemeği “Fish and Chips”

 

DSC_5447

 

DSC_5368

 

DSC_5374

 

Sayfa başı

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.