Kuzey Kutbu

Aurora Borealis’in peşinde,

16 Şubat 2012 günü dünyanın tepesine indiğimizde, yedi saati havada olmak üzere on iki saatlik yolculuğu geride bırakıyorduk.
Norveç’in başkenti Oslo’da uçak değiştirdikten sonra 1750 kilometre daha uçarak ulaştığımız Tromso şehrini merkez seçip, günlük yolculuklarla çevreyi gezmek niyetindeyiz. Havaalanı zemininin yüzde yetmişi buzla kaplı. Temizlemek için çalışıldığı belli oluyor ama sürekli kar yağdığı için temiz kalması pek mümkün görünmüyor. Kovboy filmlerindeki kasabalarda uçuşan çalı parçaları gibi donmuş kar taneleri, bulut halinde uçuşuyor.

 

Norway (1)

 

AB toprağına Frankfurt’ta bastığımız için burada ne polis ne de gümrük kontrolü yapılıyor. Doğruca dışarı çıkıyoruz. Dışarı çıkmamızla, içeri kaçmamız bir oluyor. Soğuk hava tokat gibi yüzümüze çarpınca, çantalarımızdaki eldiven, kaşkol gibi eşyaları çıkartıyoruz. Geri dönmemizin bir faydası daha oluyor, para bozdurmamış olduğumuzu hatırlıyoruz. Küçük bir banka şubesine giriyor, Euro’larımızı verip, Norveç Kronlarımızı alıyoruz. 1 Euro için 7,40 (NOK) Norveç Kronu veriyorlar. 100 Euro bozdurup, 740 NOK cebimize koyuyoruz. Önceleri, 740 NOK iyi bir paraymış gibi geliyor ama çok geçmeden fazla bir işe yaramadığını öğreniyoruz. Norveç, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olarak kayıtlara geçmiş. Yani, fiyatlar konusunda “sabıkalı” bir ülke. Uzun zamandır biliyoruz ki Norveç’te bir haftalık tatil harcaması ile Londra’da üç hafta tatil yapabiliyorsunuz. İki ay önce Londra’da bir hafta geçirdiğim için fiyatlar hâlâ aklımda tazeliğini koruyor. Bakalım, bu söylenti doğru mu göreceğiz.

 

Norway (3)

 

Norveç, dünya zenginlik sıralamasında da ilk sıralarda. Katar ve Lüksemburg’un ardından üçüncü sıraya oturmuş. Petrol, doğalgaz ve balıkçılık zengini ülkede kişi başına milli gelir 70 bin Amerikan Doları civarında. 4 milyon 650 bin nüfusu var. Büyük çoğunluk Protestan ve Lutherci. 1972 ve 1994 yıllarında yapılan referandumlarda Avrupa Birliği’ne girmeyi %53 ile reddeden Norveç halkının, hâlâ yarısı AB’ye sıcak bakmıyor. Nasıl baksın ki, Norveç’te işsizlik oranı yüzde üç. Tarihin en savaşçı ve eli kanlı kavimlerinden Vikinglerin torunları olan Norveçliler, günümüzde iklim koşulları ve ekonomik refah nedeniyle sakin, sessiz ve huzurlu bir hayat yaşıyorlar. Tek sorunları yaşlı nüfus ve yetersiz iş gücü.

 

Norway (2)

 

Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmayı başaran Norveç, İkinci Dünya Savaşı’nda da aynı niyette olmasına rağmen, Naziler tarafından işgal ediliyor. 1940’tan 1945 yılına kadar işgal altında kalıyor. Yıllarca, insanların açlıktan öldüğü ve dünyanın en fakir ülkelerinden olan Norveç’in, 1960 yılının sonlarına doğru talihi açılıyor. Kuzeyde Norveç sularında çok verimli petrol ve doğalgaz yatakları bulunuyor.
Norveç’in 150 binden fazla adası, iklimi nedeniyle oluşmuş inanılmaz bir doğası ve sahil şeridi var. Yer yer onlarca kilometre içerilere giren denizin oluşturduğu fiyortlar dillere destan güzelliklerinin başında geliyor. Havaalanındaki işlerimizi bitirip soğuğa karşı tedbirimizi aldıktan sonra dışarı çıkıyoruz. Her yer bembeyaz kar ve buz. Önümüze çıkan ilk arabaya atlayıp atmış bin nüfuslu Tromso şehrinin merkezindeki Amalie isimli otele kapağı atıyoruz.

 

Norway (4)

 

Zaten alacakaranlık olan hava iyice kararıyor. Bir saat sonra odalarımıza yerleşmiş olarak, daha sıkı giyinmiş halde lobide buluşup, akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Otelimiz sahile çok yakın bir konumda. Ayaklarımız bizi sahile doğru götürüyor. Küçücük limanı, rengârenk binaları, kar kaplı caddeleri şehrin ışıkları altında çok güzel görüntüler sunuyor. Birkaç restauranta girip çıktıktan sonra, Steak adlı restaurantta yer bulup, oturuyoruz. Havanın kararmasıyla iyice soğuyan hava sokaklarda kimseleri bırakmamış. Enfes yemekleri, sosları, deniz ürünleri ve tabii ki fiyatlarıyla unutulmaz bir akşam yemeği oluyor bizim için. Otele dönüp, lobide biraz sohbetten sonra bizi çağıran yataklarımızın sesine uyup günü sonlandırıyoruz.

 

Norway (8)

 

Sabah 08.30’da kahvaltıda buluşuyoruz. Güzel bir kahvaltı yapıp, dışarıda yağan karı seyrediyoruz. Her yer buz tutmuş, sokaklar çok sakin. İnsanlar o kadar alışmışlar ki her şey tıkır tıkır saat gibi çalışıyor. Kar, buz diye bir dertleri yok. Aksayan hiçbir şey yok. Yaşlılar bile ayakkabılarının altına çivili bir tabanlık takıp alışverişe çıkıyorlar. Tromso, Norveç’in sekizinci büyük şehri. İklimi nedeniyle geleni gideni pek yok. Çok fazla kar yağıyor. Isı (eksi) -16C ile -20C arası değişiyor. Uzun kışlar, insanlarını da soğutmuş sanki. Bugüne kadar kaydedilmiş en yüksek sıcaklık +25C. Kırk yaş ve altındaki insanların hiçbiri +25C’lik bir sıcaklık görmemiş, yaşamamışlar. 21 Kasım’dan, 21 Temmuz’a kadar neredeyse hiç güneş görmüyorlar. Bizim için inanması güç ama Tromso halkı her yıl 31 Temmuz’da güneşin doğuşu için festival yapıyor.

 

Norway (7)

 

İşsizlik yüzde üç civarında, çalışanların yüzde yetmiş beşi hizmet sektöründe. Fabrika yok mu, diye sordum. Tromso civarında sadece bir tane fabrika var. O da Arctic marka bira fabrikası. Şehrin, bir tane üniversitesi var. Tromso halkı, dünyanın en kuzeyinde yapılmış, en eski kilisesine sahip olmakla öğünüyor.
Bu bölgenin bir diğer adı da “Lappland”. Dilimize Lapya olarak çevirebileceğimiz bu bölgede, yirmi bin civarında “Sami” ırkından insan yaşıyor. SAMİ’ler, bambaşka gelenek ve kültüre sahip, kısa boylu, hafif çekik gözlü bir insan topluluğu. Finlandiya, İsveç, Norveç ve Rusya’ya dağılmış durumdalar. Diğer isimleri de Lapon olan bu insanların günümüzdeki sayıları atmış bin civarında. Kuzey kutup dairesini yurt edinmişler; ayrı dilleri, bayrakları, marşları ve ulusal günleri var. Çok renkli giysiler giyiyorlar. Orta Asya halkları ile Kızılderili karışımı bir ırk. Ren geyiği yetiştiriciliği yapıyorlar. Yaşadıkları bölgede yedi yüz bin civarında ren geyiği olduğu söyleniyor.

 

Norway (5)

 

Bölgenin adı Lapland olunca, orada yaşayan halka da Lapyalı diyorlar. Ama Sami’ler bu kelimeden hiç hoşlanmıyorlar. Nedeni ise, “Lapp” Sami dilinde “yama” demek. Giysilerinin rengârenk olması nedeniyle yamalı denildiğini düşünüp kızıyorlar.
Binlerce yıldır bu bölgede yaşayan Samiler’in tarihi de Vikingler’le yaptıkları savaşlarla dolu. XVII. yüzyıldan itibaren Norveç ve İsveç yönetimleri tarafından asimile edilmeye çalışılan Samiler, büyük acılar çekiyorlar. Ruhun, hayat ve sağlığın temel varlığı olduğuna dayanan bir doktrin olan ANİMİST inançlarını bırakarak Hıristiyanlığa geçmeye zorlanıyorlar. Günümüzün en demokratik ülkelerinden sayılan Norveç ve İsveç tarafından dilleri yasaklanıyor. Kadın ve erkeklere kısırlaştırma ameliyatları uygulanıyor; sırf bu kısırlaştırmalar için Stockholm’de özel bir enstitü bile kuruluyor ve bütün dünyanın gözleri önünde, 1920 Yılında başlayıp, 1967 yılına kadar sürüyor. Halen, Samiler’in inancı olan ve evrende her şeyin ayrı bir “ruhu” olduğuna inanılan, Şamanizm’e benzeyen Animist inançlarını koruyorlar.

 

Norway (9)

 

Günümüzde, resmî olarak azınlık statüsünde olan bu halk, kendi dillerini ve kültürlerini sürdürseler de, halen toprak edinme ve ülkenin doğal kaynaklarını kullanma konusunda sorunları var. Bambaşka bir dile ve müzik kültürüne sahip olan Sami’ler, şarkı söylerken, gırtlaktan çıkardıkları seslerle muhtelif varlıkları taklit ediyorlar. Sami müziğindeki tınılar çok ilgi çekici ve bize tanıdık gelen çok şey var

 

Norway (12)

 

Günlerimiz sayılı ve az olduğu için planlı davranacağız. Bu ilk günümüzü Tromso şehrini ve halkını tanımakla geçireceğiz. Akşam içinse burada bulunmamızın amacı olan Aurora Borealis denilen kutup ışıklarının fotoğraflarını çekmek üzere daha kuzeye, şehirlerden uzak yerlere gideceğiz.
Sokak sokak buz tutmuş kaldırımlarda şehri dolaşıyoruz. Bir pizzacıda kahve molası veriyor, bir saat kadar ısınıyoruz. Dört kahveye 100 NOK (Norveç Kronu) istiyor garson. Kahvelerin tanesi yaklaşık 8 TL’ye geliyor. Kahvaltıyı sıkı yapmışız. Akşam yola çıkana kadar idare edecek diye düşünüyoruz. Saat 18.00’de bir otobüse doluşup diğer meraklılarla birlikte 100-150 km kuzeye karanlık bir dağ başına gideceğiz. Kişi başı 380 NOK (120 TL) ödeyerek yer ayırtıyor, hızla yemek yiyecek bir yer arıyoruz. Otelimize çok yakın bir İtalyan restoranına giriyoruz. Ocakta çalışanlar, garsonlar ne kadar da bize benziyor, diye konuşurken masaya gelen garson bizi rahatlatıyor. Restoranın sahibi, Kuzey Irak’lı iki aile. Garsonlar, ocakçılar da kardeşler, yeğenler, yani herkes akraba.

 

Norway (33)

 

Her şey bir yana nefis İtalyan makarnaları pişiriyorlar. Bu ravyoliyi İtalya’da bile zor buluruz, diye gülüşüyoruz. Hızla yemeğimizi yiyip, kişi başı 95 TL gibi ucuz sayılabilecek hesabı ödeyip, otobüse yetişiyoruz. Sırt çantamızda gittiğimiz yerde kara gömerek soğutacağımız Oslo, Gardermoen Havaalanı’ndan aldığımız iki şişe Avusturya malı şampanyamız var. Arkadaşımızın doğum günü bu gün, Kutupta doğum günü kutlayacağız.
Karanlıkta ve buz üstünde gayet güvenli bir yolculukla iki saatten biraz fazla yol alıyoruz. Bir süre sonra çiftlik gibi bir yere giriyor otobüsümüz. Karanlık ve soğuk elle tutulur yoğunlukta. Gözümüz karanlığa alışıyor. Arazide yüzlerce köpek kulübesi var. Tabi yüzlerce de kızak köpeği, Geçici olarak iki lamba yakıyorlar. Flaş kullanmadan köpeklerin fotoğraflarını çekiyoruz. Yüz metre ileride bir kulübe var, bizi oraya yönlendiriyorlar. İsteyen, özel tulumlardan kiralayarak soğuğa karşı tedbir alıyor. Bu kulübedeki görevli kadın, aynı zamanda, çiftliğe giriş ücretini de tahsil ediyor. Sınırsız kahve ve sosis ekmek ikramları dâhil, kişi başı 180 NOK (57 TL) ödeyip çıkıyoruz.

 

Norway (6)

 

Biraz ileride bir çadır gözümüze çarpıyor, bir görevli ile birlikte herkes çadıra giriyor. Çadırın ortasında büyük bir ateş yanıyor. Ateşin ışığında, görevlinin yüzünü seçilir olunca görüyoruz ki gözleri hafif çekik bir Sami genci. Sami çadırı çok hoşumuza gidiyor. Sorular soruyorum, Sami genç yanıtlıyor. Norveç’te istisnasız herkes anadili gibi İngilizce konuşuyor. Çadır, daha önce gördüğüm çadırlara hiç benzemiyor. Tabanı tahta kaplı ve yerden 20 santim yükseğe yapılmış. Koni biçiminde ki çadırın sivri tepesi 30-40 santim çapında bir delik var. Kalın keçi kılından, pardon ren geyiği kılından yapılmış. Tabandaki tahtaların altından giren rüzgâr, ortadaki ateşin altından çadıra giriyor ve adeta körük görevi görüyor ve yükselerek tepedeki delikten dışarı çıkıyor. Ateşin yüksekliği 1 metre ama çadırın içinde hiç duman yok. Gayet huzurlu ve sıcak bir şekilde oturup ateşte kaynayan çaydanlıktan kahvenizi içebiliyorsunuz.

 

Norway (13)

 

Bir süre çadırda oyalanıp, fotoğraf makinelerimiz, sehpalarımız ve diğer malzemelerimizle sakin ve kuytu bir köşe aramak üzere dışarı çıkıyoruz. Çadırdan yüz-yüz elli metre uzakta karanlığın ortasına makinelerimizi kuruyoruz. Saat: 21.30. En az üç, dört saat burada beklemek zorundayız. Bir gözümüz gökyüzünde sohbet ederek zaman geçirmeye çalışıyoruz. Şampanyamızı kara gömüyor, büyük bir merakla kutup ışığının çıkmasını bekliyoruz.
Bu ayazda nasıl duracağız, gerçekten merak ediyoruz. Gerçi her türlü önlemi almışız. Her cebimizde ayrı bir cep sobası var ama soğuk yabana atılır gibi değil. Cep telefonum yerel hava sıcaklığını (eksi) -8 C0 derece gösteriyor ama bizim hissettiğimiz çok daha soğuk gibi. Güle oynaya, sohbet ve şampanya ile saati 00.30 yapıyoruz. Bu arada tipi halinde iki kez kar yağışı geçiriyoruz. Kar güzel yağıyor yağmasına da gökyüzü bulutlarla kaplanıyor. Bulut oldu mu ışıkları görme ihtimali hiç yok.

 

Norway (11)

 

Bu yolculuğa hazırlanırken sık sık NASA’nın web sayfasına girip bu yıl oluşacak Aurora Borealis ile ilgili bilgi alıyordum. Hatta 16-20 Şubat 2012’nin kutup ışıkları için çok güzel geçeceği bile yazıyordu. 2012 yılının, yüz yılın en bereketli yılı olacağı söyleniyordu. Söyleniyordu söylenmesine de biz bu gece karın yaptığı azizlik ile hayal kırıklığına uğramış bir halde otobüse geri dönüyoruz.
Otobüse girince, iliklerine kadar üşümenin tarifi nasıl yapılır, anlıyoruz. Gerçekten soğuk derimizi, kemiğimizi geçmiş, kemiklerin içindeki iliğe kadar işlemiş. Yola çıkışımızdan on dakika sonra otobüstekilerin büyük çoğunluğu uykuya dalıyor; içerinin sıcaklığı herkesi gevşetiyor. Ben de herkes gibi gözümü otelin önünde açıyorum.

 

Norway (18)

 

Uykulu uykulu otele giriyor e-postalarımı kontrol edip, fotoğraflarımı yedekledikten sonra, sıcak yataklarımıza gömülüyor ve günü bitiriyoruz.
Sabah, kahvaltıdan sonra otelin kapısının önünden belediye otobüsüne binip, Tromsodale’deki teleferik istasyonuna gideceğiz. Otobüs bileti 70 NOK (22 TL). Beş dakika sonra şoför geldiniz diyor. Yani, indi bindi 22 TL. Haftalık bilet alabilirdik ama o kadar kalmayacağız. Teleferik kişi başı 100 NOK (30 TL). Şehrin, tepeden fotoğraflarını çekip dağ evinde “Arctic” biraların tadını çıkarıyoruz.

 

Norway (17)

 

Öğleden sonra aşağı inip, şehrin kalan bölümlerini de dolaşıyoruz. Perspektif müzesi, tarihi kilise ve değişik mimarisiyle şehri süsleyen kütüphaneyi (Bibliotek), alışveriş merkezini dolaşıyoruz. Saat 16.00’da iki saat dinlenmek üzere otele dönüyoruz. Akşam yeniden Aurora Borealis peşine düşeceğiz.
Saat 18.00’de lobide buluşup hemen Le Chef Restaurant’a gidiyoruz. Hızla birer pizza yiyerek yine tüm yükümüz ve umudumuzla otobüslere doluşuyoruz. Bu kez daha uzağa, Finlandiya, Rusya sınırına yakın bir yere gideceğiz. Daha soğuk bir gece yaşayacağız. Yedi otobüs yola çıkıyoruz. Bizim otobüsün rehberi bir İtalyan genci. Hem çok yardımsever, hem de fotoğraftan anlıyor. Yola çıkar çıkmaz, “Bu gece boş dönmek yok !” diyor ve büyük alkış alıyor.

Sadece ulaşım hizmeti veren bu ekip hiç ikramsız bu yolculuğa kişi başı 850 NOK (270 TL) ücret alıyor. Paraları peşin ödeyip yine buz üstünde yol alıyoruz. En ufak bir kayma belirtisi yok. Sonsuz bir beyazlıkta,70-80km hızla gidiyoruz. Zaman zaman önümüze çıkan fiyortların etrafını dolaşarak yol alıyoruz. Yaklaşık iki buçuk saat sonra, uçsuz bucaksız bir beyazlığın ortasında şoför el frenini çekiyor. Motoru kapatmıyor. Diğer altı otobüsün nereye gittiğini bilmiyoruz. Her biri başka bir yere dağılıyor. Saat 21.00 civarında fotoğraf makinelerimizi alıp dışarı çıkıyoruz. Gecenin karanlığında minik bir el lambası ile makinelerimizi kurup, ayarlarımızı yapıyoruz. Soğuk, pilleri hemen boşaltıyor. Hafıza kartı donarsa bütün emekler boşuna gidiyor. Bu nedenle, fotoğraf makinelerimizin pillerini ve hafıza kartlarımızı söküp, ceplerimizdeki cep sobalarının yanına koyuyoruz.

 

Norway (19)

 

İlk bir saat, sağımızı solumuzu tanımakla geçiyor. Zaman zaman otobüse dönüp ısınıyor, yeniden fotoğraf makinesinin yanına dönüyoruz. Hava yükselmeye, yer yer yıldızlar çıkmaya başlıyor, ayaz ve soğuk jilet gibi yüzümüzün açıkta kalan yerlerini yalarken canımızı yakıyor. Rüzgâr karşıdan estiği için nefes almakta zorlanıyoruz. Ara sıra rüzgâra arkamızı dönerek, kapüşonun altından nefes almaya çalışıyoruz. Hemen yanımda bir İngiliz çift var. Bir süre sonra kız fenalık geçiriyor. Hemen otobüse götürüyoruz. Soğuğa dayanamıyor herhalde. Bu duyguyu iyi biliyorum. Erzurum’da -28C’de donma tehlikesi atlatmıştım. Önce ayak parmaklarınızdan başlayan ve giderek yukarı doğru çıkan bir sıcaklık hissediyorsunuz. Sıcaklık boğazınıza geldiğinde yarı baygın rüzgâra yakalanmış kavak ağacı gibi sallanıp olduğunuz yerde devriliyorsunuz. İngiliz delikanlının havadan sudan sohbet edip, kutup ışığı beklerken sevgilisinin bilinçsizce sallandığını hissedip, yere düşmeden yakalamasını hâlâ takdirle karşılıyorum.
Bir süre daha geçiyor. Kendi kendime sürekli, “Vazgeçip otobüse dönsem mi,” diye düşünüyorum. Karşımızda çok yüksek olmayan bir tepe var. Gözümüz iyice karanlığa alıştı. Tepenin üzerinde hafif bir aydınlanma beliriyor. Bizim ahalide bir kıpırdanma başlıyor. Sevinç çığlıkları hiç şaşırtmıyor bizi. Aydınlanma giderek artıyor ve bir ışık gösterisi başlıyor. Rüzgârla her saniye başka bir şekil olan ve adına Aurora Borealis denilen bu “kutup ışıklarına” hayran olmamak mümkün değil.

 

Norway-(15)

 

Adeta bir ışık senfonisi… İşte, çıplak gözle görüyorum. Kulaklarımda sanki on bin kişilik bir orkestranın sesi, heyecandan ne yapacağımı bilemiyorum bir süre. Sanki kaçacakmış gibi elim ayağıma dolanıyor. Onlarca defa deklanşöre basıyorum. Bir saniyesini bile kaçırmak istemiyorum. Fotoğraf tekniği açısından her fotoğraf karesi için ışığın şiddetine göre 25-30 saniye poz vermek gerekiyor. Işıklar rüzgârın şiddetiyle giderek daha geniş bir alana yayılıyor. Herkes çölde ilk defa kar görmüş bir çocuk gibi şaşkın, muhteşem bir doğa olayı karşısındayız. Üstelik sırf bunu görebilmek için birkaç bin kilometre yol yapmışız. Yani muradımıza ermişiz.

 

Norway (29)

 

“Aurora Borealis”, kuzey kutup ışıklarının Latince adı. Güney kutbundaki ışıklara ise “Aurora Australis” deniliyor. Aurora Borealis, yani kuzey ışıkları, iyonosferde oluşuyor. Güneşteki patlamalarla dünyaya yaklaşan elektrik yüklü parçacıkların, dünyanın manyetik alanı ile etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal ışımalar bize bu güzel gösteriyi sunuyor. 71 derece kuzey enlemindeyiz. Bu ışıklar, Kuzeyde de, güneyde de 60 ila 72. enlemler arasında çıkıyor. Işıkları en çok İskandinav yarımadasının kuzeyinde, İzlanda’da ve Alaska’da gözlemlemek mümkün.

 

Norway (28)

 

Soğuğu falan unuttuk. Arada bir yine rüzgâra arkamı dönüp nefes alıyor, sonra işime devam ediyorum 100 den fazla fotoğraf çekmişim. Ortaçağ’da insanların korkuyla izledikleri bu doğa olayına “Ruhların Dansı” deniyor ve bunların Tanrılardan gelen işaretler olduğuna inanılıyor. Bu ışımalar sırasında öyle güçlü manyetik etki oluşuyor ki 1859 yılında ABD’de Boston ile Portland arasında pilleri olmayan telsiz cihazları ile görüşme yapılabildiği tarihe geçmiş. Hiç pil kullanmadan Aurora tarafından oluşturulan akım ile iki saatten fazla görüşme yapılmış.

 

Norway (30)

 

Yeniden otobüse doluştuğumuzda herkesin mutluluğu yüzünden okunuyordu. Nasıl mutlu olmayalım. Bir otobüs dolusu “deli”, amaçlarına ulaşmış olmanın huzuru ile otobüsün sıcak koltuğuna gömülüyoruz. Otelin önüne geldiğimizde saat sabahın 02.30’u. Hemen odalara dağılıyoruz; duşa atıyorum kendimi ve kaynar suyun altında dakikalarca duruyorum.

 

Norway (32)

 

Deliksiz bir uykunun ardından, önceden planladığımız gibi, sabah erkenden kahvaltıyı hızla bitirip, bir gün önce ayarladığımız turla kutup dairesinin merkezi kabul edilen noktaya gideceğiz. Bu kez yolumuz uzun. Bütün bu Lapp bölgesini gündüz gözüyle göreceğiz. Lappyalıları, Ren geyiklerini, kızak köpeklerini, buz ve kar kaplı dağları göreceğiz. Uzun bir süre beyazlıklar içinde yol alıyoruz. Uzakta bir ren geyiği sürüsünü görüyoruz. Sakin sakin dolaşıyorlar.

 

Norway (31)

 

Norway (16)

 

İnsanların evcilleştirebildiği ilk hayvan olan ren geyiklerini sadece bu bölgede serbest olarak görmek mümkün. Yol üstünde, bir çiftlikte verdiğimiz molada, içinden geçtiğimiz “kuzey 62. enleminde” bulunan Ren geyiklerinin doğal yaşam alanı hala korunuyor.
Ren geyiklerinin hem erkeğinin, hem de dişisinin boynuzları var. Erkekler genellikle yalnız dolaşıyorlar. Dişilerin ise sürü halinde ve anaerkil bir yapıda yaşadıklarını öğreniyoruz. İskandinav geyiklerinin boynuzları kadife bir kılıf içinde büyüyor. Yaşlı geyiklerin, aralık ayında, genç erkeklerin ilkbahar başında, dişilerde ise yaz aylarında boynuzları düşüyor.

 

Norway (14)

 

Biraz oyalanıp, fotoğraf çektikten sonra yola devam ediyoruz. İkinci mola köpeklerin çektiği kızaklara binebileceğimiz bir yer. Aslında bir ticarethane demem gerekiyor. Sevinçle iniyoruz. Kızağa binecek, değişik bir deneyim yaşayacağız. Ama mümkün olamıyor. Bizi karşılayan görevli, özel kıyafet edinmemiz için gönderdiği kulübede, aynı zamanda kızak ücretinin de ödenmesini sağlıyor. İki kişiyiz, “Ne kadar,” diye soruyorum. “Ayrı ayrı bineceksiniz yarım saat bir yöne gidilecek, sonraki yarım saat geri dönülecek. Toplam bir saat kızak yolculuğu kahve ikramı dâhil, kişi başı (beş yüz) 500 Amerikan Doları.” Şaka yaptığını düşünüyorum; herhalde 500 Norveç kronu demek istedi, diye geçiyor aklımdan. Hemen hesap yapmaya girişiyorum, 500 Kron 150-160 Türk Lirası yapıyor. Makul ve mantıklı geliyor ama bu görevli kadın 500 Amerikan Doları, iki kişi 1000 Amerikan Doları, diye üstüne basa basa tekrarlıyor. 1000 Dolar, Bin sekiz yüz Türk Lirası. Rakam inanılır gibi değil. Vazgeçiyor ve dışarı çıkıyorum. Bir saat kadar burada kalacağımız belli oldu. Bazı İngiliz turistler 500 Doları verip kızaklara yerleşiyorlar ve bir saatlik maceraya (!) yelken açıyorlar biz de onların kızağının fotoğrafını çekip, Kafeteryaya yürüyor, kahvelerimizi alıp, bir kenarda sohbet ederek zaman geçiriyoruz.

 

Norway (10)

 

Kuzey Kutup dairesinde bulunan en önemli beş şehirden sadece birisi Norveç’te. Diğer dört şehrin üçü Rusya’da, biri de Finlandiya’da. Haziran ayında 24 saat gündüz, Aralık ayında da 24 saat gecenin yaşandığı topraklarda olmak, gerçekten çok güzel bir duygu. “Nordcapp” Noktasına 19 km kala yol tabelasının yanında duran otobüsümüzün şoförü, fotoğraf için durduğunu söyleyince herkes gibi biz de dışarı çıkıp fotoğraflar çekiyoruz.

 

Norway (20)

 

Kutup noktası kabul edilen noktadaki küreyi gördüğümde, içimde duyduğum heyecan ve mutluluk anlatılır gibi değil. Geçen yıl aynı gün Hint Okyanusu’ndaki, Zanzibar Adası’nda olduğumu hatırlıyorum. 38 derece sıcakta bunalarak, baharat kokulu sokaklarda dolaştığım geliyor aklıma. Bulunduğumuz bölgenin adı Nordkapp Hornvikal. Norveç’in en kuzeydeki adası olan Mageraya Adası’nın da en kuzey noktası burası. Mini bir feribot yolculuğu ile adaya geçip 70 km daha yol alarak hedefe ulaşıyoruz. Porsenger Fiyordu’nun hemen yanından geçerken izlediğimiz E6 yolundaki doğal güzellikler anlatılır gibi değil.

 

Norway (22)

 

Beton bir platformun üstüne demirden yapılma bir küre ile işaretlenen kutup noktası, göz alabildiğine uzanan Barents Denizi’ne üç yüz metre yukarıdan bakan bir konumda. Hatırı sayılır bir ayaz var. Üşüye üşüye, çok fazla oyalanmadan fotoğraflarımızı çekiyor, tepesinde büyük bir küre olan ve yuvarlak mimarisiyle, dünyanın şekline gönderme yapan binaya atıyoruz kapağı. Camın kenarında bir yer bulup oturuyor, bulunduğumuz yerin keyfini çıkarmaya çalışıyoruz.

 

Norway (24)

 

Bir saat kadar sonra herkes toplandığında dönüş yoluna çıkıyor, yolun büyük kısmını karanlıkta kat ederek gece yarısını geçen bir saatte otelimize kavuşuyoruz. Bir daha yaşayamayacağımız harika bir gün geçiriyoruz. Yaşamdan nafaka almak böyle bir şey herhalde, diye düşünerek, yataklarımızda kayboluyoruz.

kolaj-1

 

Sabah, kahvaltı sonrası havaalanına geldiğimizde tipi halinde yağan kar ve şehrin arkamızda kalan görüntüsü biraz da olsa hüzünlendiriyor bizi.

Pablo Neruda’nın, “Yavaş yavaş ölürler, Seyahat etmeyenler”, sözü kulaklarımızda. On iki saat sürecek dönüş yolculuğumuza başlıyor ve bu seyahatimizi de anılarımızda hak ettiği yere arşivliyoruz.
Gezenlere,
Gezmek isteyenlere,
Gezmesini bilenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

Sayfa başı

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir