Küba

Hasta Siempre 

Yaşadığınız yerlerde yapamadıklarınızı yapmaktır yolculuk. 

Ertelenmiş, ötelenmiş anları geri çağırmaktır bir anlamda. 

Adım adım, gün be gün tüketilen zamanları yeniden kazanmaktır. 

 

Cuba-A-(434)

 

Küba’ya gitmeyi kafama koyduğum andan itibaren, elime geçen her türlü belge, gazete ve dergi kesiğini taktığım “Küba Dosya”mın epeyce kabardığını görünce gitme zamanının geldiğine karar veriyor, beş, altı yıl boyunca biriktirilmiş belge ve bilginin ışığında hazırlıklara başlıyorum. Otel, uçak, gezi planı, vize gibi hazırlıklardan sonra, ocak ayının ıslak ve soğuk günlerinden birinde, eşim ve ben kendimizi Air France uçağında buluyoruz. Önce, 3 saat uçuş ile Paris’e, 2 Saatlik bir aradan sonra, yaklaşık 10 saat daha uçup, Havana’nın ünlü Jose Marti havaalanına iniyoruz.

 

Cuba-(0)
Havaalanı eski bir okul binasını andırıyor. Loş koridorları adımlayıp, yeni bir ülkede olmanın verdiği sevinçle pasaport kuyruğuna giriyoruz. Kenarda bekleyen ve bazı görevlilere talimatlar veren asker üniformalı bir genç kız dikkatimizi çekiyor. Başında, asker şapkası, apoletli gömleği, rütbesi ile üst taraf gayet normal bir kadın asker. Ama kıyafet alt tarafta biraz farklı! Minicik bir etek giymiş. File çoraplar, yüksek topuklu ayakkabı ve erkeklerin yüreklerini hop hop ettirecek fiziği ile Küba gezimizin gayet neşeli geçeceğine işaret ediyor.

 

CUBA-(6)
Polis kontrolünden geçtikten sonra kalabalığı yararak dışarı çıkıyoruz. Neredeyse bir tam gün uçtuk ama tarih hala 26 Ocak. Hava yeni kararmış herkes evlerine çekilmeye başla-mış, ortalıkta sadece gece sakinleri (!) dolaşıyor.
Takside etrafı izlemeye çalışıyorum. Çok karanlık. Geleni geçeni zar zor seçiyorum. Taksimiz 1959 Model Dodge, her yerinden ses geliyor. Benzin kokuları içinde gidiyoruz. Şoför şarkı mırıldanıyor, keyfi yerinde olmalı diye düşünüyorum. Çok büyük ve Işıklandırılmış Che portresinin olduğu bir büyük binanın önünden geçiyoruz. Şoför, İçişleri bakanlığı olduğunu söylüyor. Çok geçmeden Hotel Sevilla’nın önünde duruyoruz, sokağa yayılan salsa seslerini duyduğumda Küba’da olduğumuza iyice inanıyoruz.

 

CUBA-(13)
Hotel Sevilla, 1908 Yılında yapılmış çok güzel bir bina. Graham Green’in yönetmenliğini yaptığı “Havana’da ki adamımız” Filminin burada çekildiğini ve zaman içinde bu otelde, Al Capone ,Caruso ,Josephine Baker gibi ünlü isimlerin kaldığını duyunca ,sabah ilk işimin oteli gezmek olduğuna karar veriyor ve öyle de yapıyoruz.

101 Yıllık, 9 Katlı, yüksek tavanlı bir bina. Ortada bir avlusu, minik bir müzesi, alışveriş için bir pasajı, lobideki eşyalarıyla 1950li yıllara götürüyor insanı. Her an köşeden Frank Sinatra çıkacakmış gibi geliyor. Otelin 9ncu Katı muhteşem bir restaurant. Çepeçevre bütün Havana’yı görüyor. Liman, Okyanus, şehrin eski dokusu, masmavi gökyüzü ve Moro kalesi ayaklarınızın altında.

 

Cuba-A-(20)

 

Sevdiklerimize haber uçurabilmek için, birer “Bucanero” bira alıp interneti olan bilgisayarın başına yerleşiyoruz. Küba’da Internet, kendi halkına yasak! Sadece turistler kullanabiliyor ve oldukça pahalı. Pahalı demişken, Küba’da iki tür para kullanılıyor. Her ikisi de peso. Halkın kullandığı Peso ile yabancıların kullandığı peso farklı. Bize, yani turistlere CUC ile ifade edilen “Convertable Peso” veriyorlar. 1 CUC = 25.- peso ediyor. Yabancılar sadece CUC kullanabiliyor. Şimdi sıkı durun, 1 EURO= 1.15 CUC. Neredeyse Euro’ya eşit! Böyle olunca da her şey pahalı oluyor. Sürekli içinizde bir “kazık yemişlik” duygusu oluşuyor.1 saat Internet 7.-CUC. (16.-TL) Kahve 1,5 – 3.-CUC, orta boy bir peynirli sandviç 6.-CUC. Bu CUC’leri Euro gibi algılamak hiçte yanlış değil. Kredi kartı kabul eden dükkânlar var ve her türlü kredi kartını kabul ediyorlar, yeter ki kartı veren banka, Amerikan bankası olmasın. Visa, Master kart fark etmiyor. Aldığınız banka Türk bankası ise sorun yok. Dolar bozdurduğunuzda yüzde 12 komisyon kesiyorlar. Euro’da biraz daha insaflı bu komisyon, yani % 8.

 

Cuba-A-(21)

Havana’yı ve Küba’yı tanımak, anlamak isterseniz yapacağınız tek şey, binaların tarihini, hikâyelerini, yaptıranların kişiliklerini, yapılış sebeplerini öğrenmek. Neredeyse her binanın bir hikâyesi var. Sömürgecilerin neslini kuruttuğu yerliler, İspanyol, İngiliz, Amerikan istilaları, korsan saldırıları, limanı, meydanları, müzeleri ve insanlarıyla kendinizi Holywood’ta bir stüdyoda sanabilirsiniz. Karayip korsanları biraz sonra limana girecekmiş, Fidel veya Che bir köşeden çıkacakmış gibi…

 

CUBA-(1)
Avrupa’da gezdiğim, birbirinin kopyası ülkelerden sonra, Camara Oscura, Hemingway’in yıllarca kaldığı otel Ambos Mundos, Havana’nın en eski oteli Hotel Ingleterra, Anadolu’da bir sokaktan hallice alışveriş caddesi Calle Obispo, bulunduğu meydana da adını veren fransisken manastırı San Francisco de Asis’i hayranlıkla geziyoruz. Duvarında fener Rum Patriği Bartelomeo’nun “Ekümenik” olarak yazılı tableti bulunan, San Nicolas de Mira katedrali, Havana feneri, Morro ve Cabana kaleleri, barları, kafeleri, müziği, sokak çalgıcıları, sokakları, vitrinsiz dükkânları, ırk ve kölelik hikâyeleri ile başka bir âlem bu Küba! Kübalı ünlü mimar Mario Coyula “Burası bir yer değil, bir kafa yapısıdır” diyerek ne kadar güzel özetlemiş.

 

Cuba-A-(55)

 

Kübalıların “La Habana” dedikleri Havana’da ilk günümüzü, kilometrelerce yürüyüp yukarıda saydığım tarihi yerleri dolaşarak geçiriyoruz. Yorgun, argın otelimize döndüğümüzde saat 20.00 yi buluyor. Odanın penceresini açtığımda oda, Salsa’nın kıvrak nağmeleriyle doluyor. İnsanlar, otelin önündeki Prado caddesinde (aslanlı yol) çalıyor, dans ediyorlar. Yürümeye halim olsa hemen koşup aralarına karışacağım ama o kadar yorulmuşuz ki banyoya zor varıp, yataklarımızda kayboluyoruz.

 

CUBA-(1)A

 

Sabah, pırıl pırıl güneşli, masmavi bir gökyüzüne uyanıyoruz. Önümüzdeki caddeden cıvıl cıvıl çocuk sesleri geliyor, camı açıp bakıyorum, Küba devriminin fikir babası Jose Marti’nin 156 ncı doğum günü anısına kutlamalara gidiyor rengârenk giysili çocuklar. Bütün cadde çocuk sesleriyle çınlıyor. Bizim 23 Nisanlarımız gibi.

 

CUBA-(8)

Duş alıp, Kahvaltıya iniyoruz. Peynir, zeytin yok. Ama biz tedbirliyiz. Yanımızda getir-diğimiz yarım kilo kadar nefis zeytinimiz var. Bol miktarda et ürünleri veriyorlar. Allah’tan yumurta her yerde olduğu gibi, burada da vaziyeti kurtarıyor. Kahvaltıdan sonra yine vuruyoruz kendimizi yollara. Okyanusun tuzlu suyunun perişan ettiği kolonyal dönem binalarıyla ünlü Malecon bulvarına iniyoruz. Aynen İstanbul’da, insanları denizden koparan sirkeci-Bakırköy sahil yolu gibi bir bulvar, Sıcak ve güneşin altında kilometrelerce yürüyüp, Atatürk’ün büstünü arıyor, bulamıyoruz. Sonradan öğrendiğimize göre, Yenisi yapıldığı için eskisi kaldırılmış. Emeklerimiz boşa gidiyor.

 

Cuba-A-(187)
Bir semt pazarına girip, ıvır zıvır şeyler satın alıyor, hindistancevizi suyu içiyoruz. Kafelerde kahve molaları veriyor, canlı müzikler eşliğinde “Bucanero” biralar ile keyfimizi sürdürüyoruz. Hemingway’ın 7 Yıl kaldığı Ambos Mundos oteline girip terasından canlı müzik eşliğinde Havana’yı seyrediyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz, eski başkanlık sarayı olan Devrim müzesini (Museo de La Revelucion) geziyoruz. 1959 Devrimden sonra 1968 Yılına kadar şehir meclisi olarak kullanılan bu ilginç müzede, 18 ve 19.yüzyıl Havana’sının kaymak tabakasının yaşamını, o dönemin silahlarını, arabalarını, kısaca önemli bir tarih kesitini de izliyoruz.

 

Cuba-A-(183)
Çok özel bir sokağa düşüyor yolumuz.1790 lı yıllarda Vali olan, Las Casas, yatak odasının önünden geçen atlıların nal seslerinden rahatsız olunca, İspanya’dan getirttiği ahşap malzemeyle kaplatmış önündeki sokağı. Ahşap zaman zaman çürüdüğü için bir bölümü tamir ediliyordu.

Cuba-A-(87)

 

Bahçesinde, Havana’ya gelen ilk kölelerce kutsal saydıkları için Afrika’dan getirilen Banyan ağacının bulunduğu El Templete denilen eski bir yunan tapınağı, katedral meydanındaki el sanatları pazarı, kitapçılar, Etnik çeşitlilik, Alıp götürüyor insanı.

 

Cuba-A-(188)
Ne saat farkı kaldı, ne ülke farkı kaldı kafamızda. Sanki 40 Yıldır burada yaşıyormuş gibiyiz. Biraz dinlenmek için otele dönüyoruz. Bir, iki saat dinlenip Duvarına demirden bir Che silueti yapılmış, içişleri bakanlığı ve Jose Marti anısına yapılmış dev anıtı görmeye gide-ceğiz. Uzakdoğu’da “tuktuk” denilen, motosiklet üstüne yapılmış “CocoTaxi” ci ile sıkı bir pazarlık yapıp,yaklaşık 7-8 km için 10.-CUC’a anlaşıyoruz (19-TL).İstanbul’da taksimetre 5-6.-TL. yazar Herhalde.

 

Cuba-A-(220)
Hiçbir yerde Fidel Castro’nun heykelini ve/veya Fotoğrafını görmezken Jose Marti’ye ve Che Guevara’ya verilen bu önem şaşırtıyor insanı. Merkeze dönüyoruz. Havana’nın en eski oteli olan Hotel İngleterra’nın terasından şehri seyredip, önündeki kafeteryasında Bucanero biralarımızı içiyoruz. Uzunca bir süre eve dönüş telaşındaki insanları izliyoruz. Hotel İngleterra müze gibi bir bina ve bu müze, bu şehre çok yakışıyor. Oradan kalkıp, Fotoğraf aşkına, yaban-cıların pek girmediği, Vieja (eski) Havana’nın arka sokaklarına giriyoruz. İnsan kalabalığı, yok-sulluk, salsa, et kokuları insanın ciğerine işliyor.

 

CUBA-(2)
Biraz da çekinerek dolaştığımız bu fakir sokaklardan çıktığımızda hava kararmaya başlıyor. Acıktığımıza karar verip, doğru Obispo caddesine giriyoruz. Duvarında bir Eyfel fotoğrafı var diye adının Paris cafe olduğunu düşündüğüm kafeteryada alıyoruz soluğu. Et görmekten gına geldi. Pizza yiyeceğiz. Napolitan pizza, ton balıklı salata ve Bucanero bira’dan oluşan yemeğimizi yiyoruz. Servis temiz ve hızlı. Bütün işyerlerinin devletin olduğu düşünül-düğünde fazlasıyla iyi bir servis veriliyor Paris Cafe’de. 14.80.CUC’a (Yaklaşık 28.-TL.) tıka basa doyuyoruz.

 

Cuba-A-(291)

Yorgunluğun üstüne dolu midelerle otelimiz bizi çağırıyor. Lobide Mojito içip, sevdiklerimizle mail’leşeceğiz. Mojito; Bardağa bol miktarda taze nane koyup, biraz toz şeker ve yeşil limon suyuyla iyice eziyorlar. Üstüne beyaz rom, soda ve buz koyup, bir sap taze nane ile süsleyip servis ediyorlar. Çok güzel ve ferahlatıcı bir tadı var. Küba’lılar neredeyse sabahtan iç-meye başlıyorlar Mojitolarını.

 

CUBA-(3)
Otele dönüp, lobide çalan canlı salsa müziği ile internet bölümüne oturup, İstanbul ile yazışmalarımızı yapıyoruz. Biraz daha müzik dinleyip, odaya çıkıyoruz. En son duş aldığımı hatırlıyorum. Ertesi gün, Küba’nın batısındaki Pinar del Rio şehrine ve tütün tarlalarıyla ünlü Vinales vadisine gideceğiz.

 

Cuba-A-(190)

Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımızı yapıyoruz. En güzel doyduğumuz öğünler kahvaltılar oluyor. Hiç olmazsa yumurta, domates, meyve, tereyağı ve reçel var. Pirinç ve siyah fa-sulye yemekten bıktık. Önceden ayarladığım, şoför Daniel tam zamanında geliyor. Biz eski bir araba beklerken, yeni bir Peugeot 306 araba ile gelmiş. Hemen yola çıkıyoruz. Havana’yı arkada bırakıp, adına otoban dedikleri A4 Yolundan batıya dönüyoruz. Yaklaşık 150 km. Yolumuz var. Yolda in cin top oynuyor. Yol kenarında gayet hoş ve dekolte giysili bayan-lar otostop yapıyor. Daniel’den bu insanların normal vatandaş olduğunu, başka türlü (!) düşünmememiz gerektiğini öğreniyoruz. Kimileri elindeki paraları gösteriyor şoförlere. Beni alırsan para vereceğim demekmiş. Daniel bunun yasa dışı olduğunu anlatıyor bize.

Ülkede ki tüm taşıtlar devletin. Özel izni olmadan araçlara yolcu almak yasak! Hele para almak, hepten yasak! Eğer şehirlerarası yolculuk yapacaksanız, önceden kayıt yaptırarak ücretsiz gidebiliyorsunuz, gideceğiniz yere. Yalnız arabalar değil, evler, dükkânlar, motosik-letler, ekilen veya ekilmeyen tarlalar, bisikletler her şey, her şey devletin. Satılık veya kiralık diye bir kavram yok. Yiyebileceğin kadar balık tutmak serbest, ancak bir tekini bile satamaz-sın diyor Daniel. Diğer insanların hakkını çalıyorsun diyerek suç kabul edilmiş ve yasaklanmış.

 

Cuba-A-(380)
Çiftçilerin yetiştirdikleri koyun, domuz, inek ve tavukları soruyorum Daniel’e, canları çektiğinde kesip yiyebilirler mi diye. “Diğer hayvanlar için bir sorun yok ama inekler için durum biraz farklı” diyor. Farkı soruyorum.”İnek bir nevi kutsal bir varlık” gibi. İnanç açısından değil, ekonomik değeri açısından. Bir domuzu, bir tavuğu, bir koyunu veya bir keçiyi kesip yersin, ama bir ineği kesip yersen 8 Yıl, ineği kesip, etini satmaya kalkarsan 20 Yıl hapis cezası var” Diye yanıtlıyor. Ev almak, satmak, kiralamak yok. Evleneceksin ev lâzım diyo-rum.”Adayı yılda 2 kez kasırga vuruyor. Devlet, yıkılanları yeniden yapmaya ancak yetişebiliyor, yeni ev yapamıyor” diye yanıtlıyor.”Ya kendi, ya da eşinizin ailesiyle yaşayacaksın”. Satılık inşaat malzemesi ve arsa da olmadığı için ortalama 30 Metrekare evlere sıkışmak zorundayız diye de ekliyor.

 

Cuba-A-(370)
Farklı renkleri olan araç plakaları dikkatimi çekiyor. Plakaların çoğu mavi, yani devletin kullanımında olan araçlarmış. Az sayıda sarı plaka, özel mülkiyet. Babadan kalma tarihi arabalar. Kırmızı plakalar, turizm işi yapan devletin ortak olduğu şirketlerin araçları. Bir de kahverengi plakalar var ki, onları da komünist parti üst düzey yöneticileri ve fabrika..vs. müdürleri gibi üst düzey bürokratlar kullanıyor. Malum, Küba’da tek bir siyasi parti var. Fidel Castro, yaşlı ve hasta olduğu için, kardeşi Raul Castro devlet başkanı. Üç Başkan yardımcısı var. Doğru dürüst kimse tanımıyor. Uydu anten, Internet, mikrodalga, elektrikli fırın gibi fazla elektrik tüketecek gereçler yasak. Dört Televizyon kanalı ulusal yayın yapıyor.

 

Cuba-A-(122)
Cep telefonuna 1 yıl önce serbestlik getirilmiş ama çok pahalı (dakikası 0,75 TL). Seçim yapılıyor, ancak halk sadece bölge delegelerini, delegeler eyalet temsilcilerini, eyalet temsilcileri, bakanları, bakanlar da başkanı seçiyorlar. Edindiğim izlenim, hiç kimse Raul’den sonra kim başkan olacak bilmiyor. Bu arada Fidel 82, Raul 77 Yaşında.

 

Cuba-A-(344)
Yola keyifle devam ediyoruz. Bir mola yerinde durup, nefis Küba kahvesi içiyoruz. Bardaki güzel melez kızın fotoğrafını çekiyorum. Şu ana kadar kime fotoğraf makinemi gösterip, fotoğrafını çekmek istediysem izin verdi. Hiç itiraz edene rastlamadım. Bu konuda ya şansım yaver gidiyor ya da çok iyi niyetliler. Yılda 2 kez hasadı yapılan, koca yapraklı tütün tarlalarının arasından kıvrılarak giden yoldan Pinar del Rio’ya giriyoruz.

 

Cuba-A-(425)
Pinar del Rio, Küçük, şirin bir tarım kenti. Bizde anlatılan Karadeniz fıkraları Küba’da, Pinar del Rio’lular için anlatılıyor. Bizdeki “Temel” orada Jose olmuş ve Jose, Pinar del Rio’lu. “Jose bir gün” diye başlıyor fıkralar. Ben bir temel fıkrası anlatıyorum, Daniel’de bir Jose fıkrası. Gülüyoruz.
Araba ile şehri şöyle bir turlayıp, dillere destan Küba purolarının yapıldığı bir fabrikaya geliyoruz. Kapıda sorun çıkıyor. Her türlü çanta ve fotoğraf makinesi yasak! Çaresiz fotoğraf makinesini emanete bırakıp, pasaportlarımızın bulunduğu çantaları vermeden, rica minnet içeri giriyoruz.

 

Cuba-A-(328)
Büyükçe bir ev salonunu andıran ve okul sıraları gibi arka arkaya dizilmiş masalarda çalışan kızlar (bu kişilere torcedor deniyor) harıl harıl puro sarıyorlar. Hani bacaklarında sarıyorlardı? Önceden tahmin ettiğim gibi bu “Şehir Efsanesi”nin de palavra olduğu tescilleniyor. Gayet mazlum, sessiz, çalışıyorlar. Bir kişi, yüksekçe bir yere oturmuş onlara kitap okuyor (zaman zaman da gitar çalarmış), diğerleri de sessiz, sakin çalışıyorlar. Paket-leme, kalite kontrol, nem odası gibi bölümleri de dolaşıp dışarı çıkıyoruz. Ortalıkta yoğun bir idrar kokusu var. Tütün böyle kokarmış. Fabrikanın karşısında ki dükkândan purolar alıyoruz. Kahve eşliğinde birini tüttürüyorum. Gerçekten harika! Küba’da, havaalanının bir bölümü hariç, her yerde puro veya sigara içmek serbest!

 

Cuba-A-(387)
Yeniden yola çıkıyoruz. Kuzeye dönüp, yine tütün tarlalarının arasından Vinales’e doğru yol alıyoruz. Yolda bir mola verip, taze şeker kamışı kullanılarak yapılan Pina Colada içiyoruz. Şeker kamışı işçilerinin çalışmalarını seyredip, verdikleri şeker kamışı saplarını emerek yola devam ediyoruz. Gerçekten yeşil bir cennet olan Vinales vadisini, bir dağın yamacına 3 Yılda yağlı boya ile yapılan ve insanın evrimini anlatan dev boyutlu resmi görüp, 15-16.Yüzyılda kölelerin kullandığı mağarayı gezdikten sonra sazlardan yapılan çardakların altında kurulu bir lokantaya giriyoruz. Yaslandığı dağ ve mağarası, tahta masalar ve tabii canlı müziğiyle huzurlu bir yer. Siyah fasulyeli pirinç, ızgara tavuk, salata ve Bucanero ile yemeğimizi yiyoruz. Her yerde, müzik canlı! En az dört kişiden oluşan orkestralar, CD çalardan ucuza mı geliyor acaba? Diyerek şakalaşıyoruz.

 

Cuba-A-(524)
Yemekten sonra Vinales şehrine geliyoruz. Vinales dedikleri yer, zaten iki caddeden oluşan, köy irisi bir kent. Her yer tütün ekilmiş.30-40 santimetreye yaklaşan yaprakları olan bir tütün cinsi ekiliyor. Yemyeşil bir ovada tek başımıza yol alıyoruz.100 km den sonra Las Terrezas denilen bir komüne geliyoruz. Tertemiz, Küçücük bir gölün kenarına kurulu, huzur dolu bir yer. Önceden ayarladığım, La Moka isimli motele yerleşiyoruz. Nefis bir manzaraya bakıyor odamız. Banyo küvetine girdiğinizde bile göl bütün güzelliği ile karşınızda. Otel çok büyük değil. Ama her şey var. Resepsiyonunda ki bilgisayarı kullanarak, E-posta alış verişimizi yapıp, yürüyüşe çıkıyoruz. Göl bir harika! Sanki cennetteyiz. Gölün kenarına inip, şirin bir kafenin verandasına oturuyoruz. Biraz sonra genç bir çift geliyor, selamlaşıyoruz. Hollandalı bu genç çift ile kısa zamanda sohbeti koyulaştırıp, Küba hakkında bilgilerimizi paylaşıyoruz. Hollanda dışında gördükleri ilk Türk bizmişiz. Bunun doğru olmadığını, Türk’lerin de artık daha çok gezdiklerini ve geçen yıl Kamboçya’da rastladığım yaşlı Türk çiftini anlatıyorum. Birlikte fotoğraf çektirmeye kadar varıyor samimiyetimiz. Acıktığımızı fark edip kalkıyoruz. Çektiğimiz fotoğrafı göndermek için e-posta adreslerini alıp, vedalaşıyoruz.

 

CUBA-(14)

Akşam yemeğinde, sebze çorbası, Bolones soslu spagetti yiyoruz. İçecek olarak Küba’da pek rağbet görmeyen, kırmızı şarap, üstüne Cohiba puro ve Küba kahvesi ile keyfimize keyf katıyoruz. Ve tabi ki bütün bunlar, canlı salsa nağmeleriyle taçlandırılıyor. Bir tiryaki olarak, Küba’da içtiğim kahveleri es geçmemeliyim. En salaş yerden, en şık yerlere kadar içtiğim bütün kahveler harika idi. Hepsi nefis tatlar bıraktı damağımızda. Bu güzel kahvelerin hatırının kırk yıldan fazla olması gerektiği konusunda fikir birliğine vararak, günü bitiriyoruz. Evet, bu gün de bitti. Günler çabuk geçiyor. Yarın, Küba’nın bir başka ünlü şehri Trinidad’a gideceğiz.

 

CUBA-(19)
Sabah 9:00 da Yola düşüyoruz. 380 km. Yolumuz var. Las Terrezas’tan 50 km. Havana, Havana’dan da yaklaşık 330 km. 5 Saat daha yol yapıp Trinidad’a varacağız. Otobana (!) giriyoruz. Yol kaplaması oldukça bozuk, yer yer polis kontrol noktalarından geçiyoruz. Yol üstünde otostop yapan mini şortlu kızlar, erkekler, onları da almamız için ısrarla el sallıyorlar. Bizim Daniel hiç oralı değil. Ana yoldan ayrılıp güneye dönüyoruz. Bir süre sonra arabamız teklemeye başlıyor. Benzin otomatiği tıkanmış. Daniel telefona sarılıyor. Arabamızı, yolun 100 Metre kadar dışında, okul otobüslerinin park edildiği açık bir garajın önüne çekiyoruz ve yardım bekliyoruz.

 

CUBA-(22)
Küçük bir büfe var, sığındığımız gölgelikte. Koca kalçalarını devire devire yürüyen, gelene geçene sataşan, gamsız, neşeli bir kadın bakıyor büfeye. Buz gibi biralar veriyor bize. Onu izleyerek geçiyoruz zamanı. Hava 34’C, Toz, toprak bir alan, bizim hurdalıklarımızda bile göremeyeceğimiz eskilikte otobüsler gelip gidiyor. Yürüyebildiklerine şaşırmamak elde değil. Herhalde bütün Avrupa’daki eski arabaları toplasak, bu kadar eski arabayı bir araya getiremeyiz. 1,5 Saat sonra 4 Kişi geliyor, arabamızın pompasını söküyor, temizliyorlar ve sorun halloluyor.

 

Cuba-A-(506)
Yeniden yola çıkıyor, Cienfuegos ve Santo spiritos şehirlerini şöyle bir turlayarak geçiyoruz. Akşamüstü saat 16.00 da bitiyor yolculuğumuz. Trinidad’tayız. Otel Merkezin 8 km dışında, sahile kurulmuş bir resort. Eşyalarımızı odaya atıp, güneşin batışını kaçırmamak için hemen sahile iniyoruz. İstanbul’dan fotoğraf siparişi var, beyaz kumlu, palmiyeli, okyanus fotoğrafları çekip, Karayip denizinde batırıyoruz güneşi. Otele dönüp, mojito’larımızı alıp bambu koltuklarda, çevremizdeki güzellikleri sindirmeye ve hafızalarımıza kazımaya çalışıyoruz. Sakin, dinlenerek bir akşam geçiriyoruz. Yarın için enerji biriktiriyoruz.

 

Cuba-A-(427)
Sabah resepsiyon’dan bir taksi isteyip, 8km.Yol için 8-.CUC’a anlaşıp, şehrin en önemli meydanı olan Plaza Mayor’da iniyoruz. Aman tanrım! Hangi zamandayız? Şehrin 16.Yüzyılda kurulduğunu biliyorum ama burada zaman hiç geçmemiş mi? Adeta “Vizon Tele Küba” Yaşıyor insan. Daha birkaç yıl öncesine kadar karadan ulaşımı olmayan Trinidad, hiç bozulmadan, 16.Yüzyılı bugüne taşımış.

 

Cuba-A-(480)
Arnavut kaldırımlı sokakları, müzeleri, müze gibi evleri, evlerde bulunan antika eşyaları ile şehrin kendisi bir açık hava müzesi zaten. Güler yüzlü, güzel insanları, eski Amerikan arabaları, otantik evleri, kolonyal dönemden kalma yapıları, Meydanları, Kafeleri, sokak müzisyenleri, neredeyse her evden yükselen samba, ça ça ça, rumba sesleri ile bir dönemin tanığı ve fotoğraf meraklıları için az bulunur bir hazine bu şehir.

 

Cuba-A-(502)
Beş Meydanı var şehrin. En büyüğü Plaza Mayor. Bu meydanda, Küba’nın En büyük katedrali olan “Iglesia Parroquial de la santisima Trinidad” var. Katedralin yanında ise ilginç bir hikâyesi olan “Museo Romantico” konuklarını ağırlıyor. İsmini not almadığım için hatırla-yamadığım, Zamanın şekerkamışı zenginlerinden bir kontun, kızının karıştığı bir skandal yü-zünden, evini olduğu gibi bırakıp, Avrupa’ya dönünce, öylece bıraktığı ev sonradan müzeye dönüştürülüyor. Dolayısıyla müzede, kontun kullandığı eşyalar da sergileniyor. Bir başka il-ginç müze de meydanın diğer tarafında. Yerel tarih müzesi (Museo Municipal de Historia). Devrim sonrası fotoğrafları, şahane binası ve çıkmayı göze alırsanız, Kulesi ile görülmeye değer bir mekân.

 

Cuba-A-(504)
Sokaklarında yürümek, yürürken insanları ile (farklı dillerimize rağmen) laflamak, gizli saklı ama kulağınıza gelen müzik sesi ile takip edip bulabileceğiniz kafelerinde oturmak nasıl keyiflendiriyor insanı anlatamam. Bal, soda, rom, yeşil limon ile yapılıp, toprak bardaklarda sunulan “Cachancara” ve “Mojito”larını içmek, çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, Jose Marti’nin Guntanamo’lu kız anlamına gelen “Guantanamera” şarkısını kendi vatanında dinle-mek kime ne ifade eder bilmiyorum ama biz mest olup, öğle yemeğini bile unutuyoruz.

 

Cuba-A-(448)
Bir taksi bulup, şeker kamışı işleme tesislerinin bulunduğu “Valley of Ingenious” vadisini görmeye gittiğimizde saat 17.00 oluyor. Binlerce köle çalıştıran ve onları gözetlemek için çok yüksek bir kule yaptıran, Iznaga ailesinin barok tarzı yapılmış çiftlik evine ve vadiye bakarken, köle filmleri geçiyor gözlerimizin önünden. Bir zamanların köle ve kaçakçılık şehrinde dolaşmak, dün akşam seyrettiğimiz gösteride de kendini belli eden efendi-köle mizansenleri, kölelerin torunları olduğunu tahmin ettiğim, şişman zenci kadınların rengârenk giysileri, başlarına sardıkları başlıkları ile şeker kamışı tarlalarından şimdi dönmüşler gibi izlenim bırakıyor insanda.

 

CUBA-(21)
Acıktık ve yorgunuz. Güneş devrini tamamlıyor. Biran önce otele dönüp, bir şeyler yiyip, havuzda şöyle bir serinleyip, notlarımı yazma derdindeyim. Akşam bavullar toplanacak. Yarın, Havana’ya dönüyoruz, Ertesi gün de Jamaika’nın başkenti Kingston’a gideceğiz.
Küba’da son bir günümüz kaldı. Akşam yemeğine kadar işleri bitirip, yemekten sonra kitaplarımızla birkaç saat daha geçirip erkenden uyuyoruz. Sözleştiğimiz saat olan 12.00 de Daniel geliyor, hemen yola çıkıyoruz. 2 mola ve 350km. Sakin bir yolculuktan sonra Hava-na’da ki otelimize varıyoruz. Hemen sokağa atıyoruz kendimizi. Son birkaç saatimiz var Havana’da.
Caddelerdeki dans gösterilerini ve Capitolio’nun basamaklarına oturarak gelen geçeni izleyip, sokakları arşınlayarak, fotoğraflar çekerek, salsalar dinleyerek tüketiyoruz zamanı-mızı. Yarın, başka bir yazı konusu olacak Jamaika’ dayız.
Her ülkenin olduğu gibi, Küba’nın da değişik kültürü, tarihi, şehirleri, insanları ve yaşam tarzları var. Ama bana göre, Küba’nın en önemli turizm değeri, dünyada pek örneği kalmayan sosyalist sistemlerinde yatıyor. Orada yaşayanların farkında olmadan yaşadıkları bu zorlu sistemi kaldırın, geriye sadece tarihi ile anılacak sıradan bir ülke kalacaktır.

 

CUBA-(15)
Bu tarz yaşayan bir toplum, diğer ülke insanlarına ilginç geliyor, Yıllardır sadece okuduklarımızla bir fikir sahibi olmaya çalıştığımız bu sitem ile yönetilen bir ülkede bulunmak, gözlem yapmak, bir kütüphane dolusu kitaba bedel diye düşünmeden edemiyorum. “İnsanlar fakir ama mutlular” cümlesi ile tarif edilen Küba’dan ayrılırken, yine de içimde hafif bir sızı kalmıyor değil.
Özet olarak ; “Fakirliği eşit olarak paylaşan insanların ülkesi” Küba’ya gitmeyi düşünüyorsanız, ne yapıp edip, bu sistem değişmeden gitmelisiniz.

Gezenlere,

Gezmesini bilenlere,

Gezmek isteyenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

CUBA-(0)A

 

CUBA-(3)A

 

CUBA-(5)

 

CUBA-(5)A

 

CUBA-(6)A

 

CUBA-(9)

 

CUBA-(10)

 

CUBA-(11)

 

CUBA-(12)

 

CUBA-(18)

 

Cuba-A-(72)

 

Cuba-A-(83)

 

Cuba-A-(172)

 

Cuba-A-(156)

 

Cuba-A-(146)

 

Cuba-A-(123)

 

Cuba-A-(297)

 

Cuba-A-(431)

 

CUBA-(2)A

 

Sayfa başı

Küba” için bir yorum

  • 12 Temmuz 2015 tarihinde, saat 00:46
    Permalink

    Fotoğraflar çok güzel.
    Beni vuran bir “an” var. Bunu paylaşmak istedim. Yıllarımı Çalışma hayatı, İnsan Kaynakları Yönetimi işine vermiş biri olarak çok etkilendim.. Puro saran kızlar sıralarda ve onlardan biraz daha yüksekte biri, onlara “kitap okuyor” veya gitar çalıyor. Ne güzel bir çalışma ortamıdır o !.. Boşuna güzel olmuyormuş o purolar !… Bacaklarla, arasıyla alakası yokmuş… Gerçek bir sebebi varmış.. Buymuş… dedim…
    Ellerinize sağlık..

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir