Kenya

“Hakuna Matata”

 

Sarıhumma, sıtma, sarılık, tifo…

Kenya konusunda araştırma yaparken en çok karşılaştığım kelimelerdi bunlar. Biraz abartıldığını düşünmedim değil. Ancak, aşı için gittiğim, İstanbul, Karaköy’deki Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü Sağlık Grup Başkanlığı’nda doktorun karşısına oturduğumda anladım işin ciddiyetini.

 

(34)

 

Kenya’nın başkenti Nairobi’ye ayak bastığımızda, Saat 00.35i gösteriyordu. Uzun bir hazırlık döneminden sonra, dersimizi iyi çalışmış olarak geliyorduk bu doğu Afrika toprağına. Kenya, ortalama iki bin metre yükseklikteki doğu Afrika platosunda bulunan ülkelerden biri. Komşuları, Tanzanya, Uganda, Somali, Sudan, Ethopya ve Hint okyanusu. Ekvator çizgisi buradan geçiyor. Libya’dan başlayıp, Güney Afrika’ya kadar yaklaşık 9000 Kilometre uzunluğa ulaşan ve Afrika kıtasını kuzeyden, güneye neredeyse ikiye bölen Rift Vadisi, ülkenin güzelliğine güzellik katıyor. Geniş otlaklar ve barındırdığı vahşi hayat nedeniyle de oldukça ilgi çekiyor.

 

(14)

 

Havaalanından dışarı çıkışımız toplam yarım saat sürüyor. Herkes güler yüzlü. Ülkeye giriş yirmi beş Dolar. Gümrük görevlisi bayana, Türklerden vize istenmediğini belirten, daha önceden internetten indirdiğim, Kenya dışişleri bakanlığının yazısını gösteriyorum. İlk defa görmüş gibi bakıyor. Kararsız kalıyor ve benim dosyamı alıp, arka taraftaki bir kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Birkaç dakika sonra yine gülerek geliyor. Tamam diyor, size vize yok ama yirmi beş Doları ödeyeceksiniz. Güle oynaya ödüyoruz. Olsun, hep gülüyor ya feda olsun.

 

(15)

 

Dışarı çıktığımızda 29’C sıcak hava karşılıyor bizi. İstanbul 6’C idi. Üzerinde adım yazılı kâğıtla bizi bekleyen şoför-rehber “Charles”ı bulmamız uzun sürmüyor. İnternetten kiraladığım araba şoförlü. Şoförün yanında, kiralama için yazışmaları yaptığım Bayan Hannah’ı da getirmiş. Kredi kartından yapılan ödeme en erken on günde ödeniyormuş. Ayrıca %5 komisyon alıyorlar(mış). O nedenle ödemeyi nakit yapmamız için için rica ettiler biz de kabul ettik. Arabanın Şoförlü olması daha güvenli diye düşünmüştüm, haklıymışım. Fiyat farkı da çok değil.  Trafiği görünce doğru bir iş yaptığımı anlıyorum.
Kenya, henüz turizme hazır bir ülke değil. Özellikle kadınlar için daha da zor. Yüzlerce kilometre yol gidip, girilebilir bir WC bulamayabilirsiniz. Diyelim ki buldunuz, ama su yok. Diyelim ki su dolu bir bidon var, musluğunu tutmaya mide ister. Yol arkadaşımla, herhalde kuru temizleme yapıyorlar diye şakalaşıyor, çantamızda ki dezenfektan ile idare ediyoruz.

 

(17)

 

Önce, ödeme yapacağız ama öyle ortalık yerde olacak iş değil(miş). Hannah’ın oturduğu apartmanın üç metre duvarlı, kapısında iki güvenlik görevlisi bekleyen bahçesine giriyoruz. Aracın içinde ödememizi yapıp, makbuzumuzu alıyor ve hemen yola koyuluyoruz. Nairobi’yi daha sonra gezeceğiz.
Gece yarısı olduğundan, el ayak çekilmiş Nairobi caddelerinden geçiyoruz. Ekvator çizgisinin daha yakınında olan ve aynı isimli gölündeki su kuşlarıyla ünlü, ülkenin kuzey batıdaki Nakuru şehrine gidiyoruz.

 

(1)

 

Binlerce, flamingo, pelikan, balıkçıl ve başka su kuşlarıyla dolu, sodalı suyu nedeniyle flamingolara pembe rengini veren bir de gölü var Nakuru’nun. Umutla ve merakla yol alıyor, yeni bir ülkede olmanın verdiği keyfi çıkartmaya çalışıyoruz. Yol doğu Afrika’yı okyanusa bağlayan en önemli yol. Bol kamyon görüyoruz. İşaretleme neredeyse hiç yok. Birçok kamyonun stop lambaları yanmıyor. Bu en önemli yolda trafik düzeni Allaha havale edilmiş. Zaten yol bir gidiş, bir geliş iki şeritli. 1950’li yılların benzincileri gibi bir benzincide duruyoruz. Neden durduğumuzu soruyorum Charles’a, bu yolun en iyi tuvaletinin burada olduğunu söylüyor. Ama kapıdan bakıp, otele kadar idare etmeye karar veriyorum. Kenya’ya hoş geldiniz !

 

(4)

 

Nakuru; yüz eli altı Kilometre. Yüz kilometreyi şöyle böyle geçiriyoruz. Geriye kalan elli altı kilometre bir türlü bitmiyor. Çünkü yol yok. Bol taşlı bir tarlada yol alıyoruz. Sabah oluyor yavaş yavaş. Nihayet Nakuru’ya geliyoruz. Yolu kesmişler, saat 06.30 dan önce koruma alanlarına giriş çıkış yasak. Bu yasağa içerideki otel müşterileri de dâhil. Kırk beş dakika beklememiz gerekiyor. Hemen yan tarafımızda tek katlı kulübeler var, şoförümüz Charles kulübelerden birinin kapısını çalıyor, kapı açılınca anlıyoruz ki, bunlardan biri hediyelik eşya dükkânı. İriyarı bir adam açıyor, bizim Charles’ın çaldığı kapıyı. Bize kahve yapıyor, iri dükkâncı ama bardakları nasıl acaba diye düşünüyorum. Umudum yok ama “kâğıt bardak var mı?” diye soruyorum, arkasında ki bir dolaptan çıkarıyor. Üç kahve sekiz Dolar. Kenya’nın para birimi şiling. Bir dolar yetmiş yedi buçuk şiling. İlk kazığımızı yiyoruz.

 

(3)

 

Yoldaki engeli, tam zamanında karanlığın içinden çıkıp gelen bir adam kaldırıyor. Tekrar yola çıkıyor, yarım saat daha toz toprak yolda hoplayıp, zıplıyoruz. Otelin kapısında on civarında görevli var. Daha sonradan bütün otellerde böyle olduğunu görüyoruz. Her halde güvenlik için diye tahmin yürütüyoruz. Üstelik maaşlar da çok ucuz. Her otelin çevresi dikenli tellerle çevrili ve adım başı bir görevli var. Bu korumanın, insanlar için mi, yoksa vahşi hayvanlar için mi olduğuna karar veremedim.

 

(2)

 

Otelin adı “Sarova Lion Hill Game Lodge”. Araziye yayılmış bir sürü bungalovdan oluşmuş bir tesis. Odalar temiz, çarşaflar beyaz ve yataklar cibinlikli. Bütün gece yol almışız. Yatak bizi çağırıyor. Şoför ve yan odada kalan arkadaşım ile öğleden sonra için sözleşip, şişe suyu ile dişlerimizi fırçaladıktan sonra, sivrisinek tedbirimi alıp yatakta kayboluyorum.

 

(5)

 

Öğleden sonra, saat iki civarında uyanıp, duşlarımızı alıp, yemeğe koşuyoruz. Kararlıyım bu seyahat boyunca hiç et ve et ürünü yemeyeceğim. Salata, haşlama sebzeler, peynir ve meyve ile doyuyorum. Yemeğin üstüne kahvelerimizi içip, yola çıkıyoruz. Nakuru gölü ve civarındaki vahşi yaşama şahit olmaya gidiyoruz. Göl ve çevresi gerçekten el değmemiş vahşilikte ve bakir. Sadece, gelip geçen turist araçları doğallığı bozuyor. Sevinilecek bir şey, araçlardan aşağı inmek kesinlikle yasak. İnsan ayağı basmayınca, zarar da veremiyor. Öyle akın akın turist de gelmediğinden, yıllarca dayanabileceğini düşünüyorum.

 

(21)

 

Binlerce flamingo gölün yarısını adeta pembeye boyamış. Pelikanlar ve adını bilmediğim çeşitli su kuşlarını izliyoruz. Yol üstünde, baboonlar, impalalar, Zebra’lar, kedi kadar fareler, Bufalolar, çok uzaktan bir Zürafa ve beş, altı aslandan oluşan bir aslan ailesi görüyoruz. Dönmeye niyetlendiğimizde de, adeta aracımıza beş metre mesafeden geçen, nesli neredeyse tükenen bir “Beyaz Gergedana “ rastlıyoruz. Üç tonluk bu dev ağır adımlarla önümüzden geçip gidiyor. İçinde olduğumuz araçlarla hiç ilgileri yok. Herhangi bir şey algılamıyorlarmış. Herhangi bir tehlike sezinlemedikleri için, turist araçlarıyla bir alıp veremedikleri de yok. Araç dışında yakalanacak insanın vay haline. Bu üç tonluk, hantal gibi görünen Gergedan’ın, otuz kilometre hızla koşabildiğini duyunca, tabi ki çok şaşırıyoruz.

 

(55)

 

Şimdi, turistlerin acil ihtiyaçları için bile aracın dışına çıkmalarına izin vermeyen rehberleri daha iyi anlıyoruz. Nereden geldiklerini anlayamazsınız bile diyor bizim Charles. Yaşanan bir iki tatsız ve sonu kanlı biten olay anlatıyor bize. Yaklaşık beş saattir bu aracın içindeyiz. Araç, özellikle bu iş için yapılmış. Tavanı komple elli santimetre kadar yukarı kalkıyor. Bu aralıktan fotoğraf çekebiliyorsunuz.

 

(23)

 

Yazımın başında, buraların, kadınlar için ne kadar zor olduğundan bahsetmiştim. Araçlardan inmenin tehlikeli ve yasak olması en önemli neden. Yani aracın içinde mahkûmsunuz. Her türlü ihtiyaç için otele kadar sabretme zorunluluğu var. Bizim gibi araçların içinde, vahşi hayvan görme sevdasıyla dolaşan birçok çift gördüm. Manzara şöyle. Erkek, tabi ki ayakta, açılan tavan aralığından etrafı gözlemekte, iki dirhem, bir çekirdek safari pantolonu, boynunda fuları, başında safari şapkası, ayağında safari pantolonu ve botları, gözünde en seksi güneş gözlüğü, elinde de teleobjektifleri mutlu, mesut av (!) kovalıyor. Kadın, ortalarda yok. Ancak, dikkatli bakarsanız, aracın içinde mutsuz ve asık bir suratla, “ne işim var benim burada” bakışı ile etrafı süzdüğünü ve bir an önce otele dönüp bir tuvalete kavuşmanın hayaliyle oturduğunu anlamak hiçte zor değil. Haksız da değiller. Sabah saat altı buçukta yola koyulup, öğlen bire, ikiye kadar araçtan inmeden dolaşmak hiçte kolay değil. Ama böyle olmak zorunda. Çünkü hayvanlar sabah çok erken saatlerde hareketleniyorlar. Avlanmaları da tabii ki erken saatlerde. Gün içinde gölge bir kuytuya girip uyuyorlar. Akşamüstü yine hareket başlıyor. Nereden, ne çıkacağı hiç belli değil. Bir hafta gezip, doğru dürüst bir hayvan göremeden dönenler var.

 

(22)

 

Yola çıktıktan iki saat sonra, hayvanlar âleminin en hızlısı olan çita’ya rastlıyoruz. Tamponumuza sürünerek, defalarca geri dönüp, pozlar vererek geçip gidiyor. Bizim Charles, çok şanslı olduğumuzu söylüyor. Çok zarif bir hayvan. Hayranlıkla seyrediyor ve defalarca deklanşöre basıyorum.
Nakuru gölünü tepeden gören bir yere çıkıyoruz. Yıllarca, belgesellerde izlediğim yerlerde olmak, çok güzel bir duygu. Yüzlerce kilometrelik savana önümüzde uzanıyor. Baboon cinsi maymunlar etrafımızda cirit atıyor. Kanat açıklığı iki metreyi bulan kuşlar var. Aşağılarda, bir zebra sürüsü, bir Bufalo sürüsü, başka bir bölgede “Wild Beast “dedikleri inek cinsi (yaban sığırı) bir hayvan sürüsü sakin sakin otluyorlar. Düşünüyorum da, elinde kendini savunacak bir araç-gereci olmayınca insan ne kadar zavallı.

 

(54)

 

Güneş turunu tamamlayıp, ufka doğru inerken, arkalarında büyük bir toz bulutu bırakarak ilerleyen turist araçları, otellerinin yolunu tutuyor. İnsanoğlu’nun bu yüzlerce kilometrekarelik alanında ne kadar yalnız ve zayıf olduğunu düşünmeden edemiyorum. Savana, kendi kuralları ve kanunlarıyla geceye hazırlanıyor. Gün içinde yaşananlar, akşam yemeğinden sonraki sohbetlerde bir kez daha özümsenecek ve anılar arasına arşivlenecek.

 

(12)

 

Yatmadan önce, otelin internetinden faydalanarak, sevdiklerimize mesajlar atıp, birazcık ülkemin haberlerine bakıyorum. İnternete bağlanmak paralı ve hesap, kırk beş dakika için 9.-Dolar tutuyor.

 

(20)

 

Caribu (Hoş geldiniz), Jambo (Merhaba), Acacia (Akasya), Habari Gani (Nasılsınız), Muzuri Sana (İyiyim) ve aslan kral filmini seyreden herkesin bileceği Hakuna Matata (Sorun Yok) . Bu kelimeler bütün Afrika’da, özellikle Kenya ve Tanzanya’da yaygın bir şekilde kullanılan Swahili dilinden örnekler. Swahili dili hem Kenya, hem de Tanzanya’da, İngilizcenin yanı sıra resmi dil olarak kabul edilmiş. Bizim dilimizde de kullandığımız birçok ortak kelime var. Merhaba, dakika, sigara, mahkeme, rüşvet kelimeleri okunuşları ile de aynı birkaç örnek. Arapçadan dilimize gelmiş bütün kelimeleri onlar da kullanıyorlar. Bizim dilimizde kullandığımız seferi kelimesinin, Swahili dilindeki safariden geldiği söyleniyor. Safari, Swahili dilinde, ziyaretçi demek.

 

(35)

 

Güneşe göre yaşanıyor buralarda. Genellikle saat altı, altı buçukta herkes ayakta! Kahvaltı sonrası saat yedide yola çıkılıyor. Biz de hazırlıklarımızı tamamlayıp saat yedide Yola çıkıyoruz. Üç yüz elli kilometre yolumuz var. Ünlü “Masai Mara “ ya gidiyoruz.

 

(11)

 

Doğu Afrika’da, barındırdığı vahşi hayat ile ünlenmiş birkaç en büyük savanalardan biri Masai Mara. Yüzlerce kilometrekarelik, yemyeşil düzlükler, onbinlerle ifade edilebilen vahşi yaşam nüfusu. M.Ö. 1500 lü yıllarda icat edilen karasaban’ın bile girmediği “Masai Mara” yani “Sonsuz Topraklar”.

 

(19)

 

Yol boyunca etrafı izliyor, fotoğraf çekiyorum. Çevredeki pislik, yoksulluk, yokluk, geri kalmışlık, anlatılır gibi değil. Yok, kelimesinin karşılığı işte burası diye düşünüyorum. İki metreye, iki metre ebatlarında ki kulübelerde yazan “Hotel” tabelaları, ister istemez gülmemize neden oluyor. Can sıkıcı bir yokluk, elle tutulur gerçeklikte karşınıza çıkıyor. Gerçekten can sıkıcı! Avrupa’daki ya da ülkemizdeki savurganlığı düşününce, ne söyleyeceğini şaşırıyor insan.

 

  (37)   (16)

 

Yolda bulabildiğimiz ve bulabileceğimiz en iyi tuvalete sahip mola yerinde duruyoruz. Burada WC var ama su yok. Kenarda bir kulübede kahve satıyorlar. Bırakın kahveyi, kapalı şişede kola bile içemezsiniz. Arkadaşımla birlikte Masai Yerlisi heykelcikleri beğeniyoruz. Satıcı, yüz seksen Amerikan Doları diyor. Alacağımız ahşap heykelcikler toplam üç parça. Yani her biri altmış dolar. Uzatmayayım, hepsini elli dolara alıyoruz.

 

(18)

 

Yeniden yola çıkıyoruz. Yolda açılan çukurlar o kadar derin ki, araba bir düşerse bir daha çıkamayabilir. Yol üstünde bazı insanlar görüyoruz. Ellerinde kürekler, yoldaki çukurları toprakla dolduruyorlar. Yol işçisi zannediyoruz. Bir iki tanesinin yanından geçtikten sonra, bizim Şoför Charles’ın yavaşlayıp birine para verdiğini görünce, bu kişilerin, bahşiş almak için çukurlara toprak dolduran “özel teşebbüs” olduklarını anlıyoruz. Bir süre sonra zaten yol da, özel teşebbüs de bitiyor, yeniden dağ, taş engebeli arazide yola devam ederek, yorgun, argın “Masai Mara Sopa lodge” adlı otelimize kavuşuyoruz.

 

DSC_3027

 

Yol o kadar yormuş ki bizi hemen odalarımıza kapanıp, iki saat kadar uyuyoruz. Akşamüstü, yerlilerin Game Drive dedikleri safariye çıkacağız.

 

(36)

 

Lobide buluşup, kahve faslından sonra, işte yine vahşi hayvan kovalıyoruz. Bu safari pek beklediğimiz gibi değil. Birkaç yavru fil, on kadar zürafa, birkaç aslan, impala ve Bufalo gibi çok bulunan hayvanlarla idare ediyoruz. Herkes leopar arıyor. Ama ne yazık ki bulamıyoruz. Yağmur başlıyor. Sivrisinek saati yaklaştı. Bu sivrisineklerin, gündüz sokanları sarıhumma (Yellow fever) , gece sokanları ise sıtma mikrobu taşırlarmış. Hemen, çantamızdan sivrisinek kovucu ilaçlarımızı çıkarıp, açıkta kalan yerlerimize sürüyoruz. Gönül rahatlığıyla hiç sivrisinek yarası almadan döndük diyebilirim.

 

(38)

 

Afrika güneşini fotoğraflamayı hayal ediyordum ama güneş, yağmur bulutlarının arkasında kaldı. Olsun yarın yine doğacak nasıl olsa. Otele dönüyoruz. Ispanak lapası, havuç ve kabak haşlama, yeşil salata, bol meyve ve Kenya’nın meşhur Tuscer birası ile akşam yemeğini savuşturuyoruz. Kahve faslından sonra saat on da odalarımıza çekiliyoruz. Yorulmuşuz… Saat altı buçuktan beri yollardayız. Günlüğümü zar zor yazıp, uykuya dalıyorum.
Şahane bir iklim hüküm sürüyor ekvatorun üstündeki bu ülkede.

 

(10)

 

İki mevsimi var. Yağışlı ve kurak mevsimler. Hava sıcaklıkları aşağı yukarı hep aynı düzeyde seyrediyor. Sabaha kadar usul usul yağmur yağıyor. Ara ara uyanıp sesini dinliyorum. Bütün doğa pırıl pırıl yıkandı. Daha yataktan çıkmadan alıyorum doğanın, yağmurun, çiçeklerin kokusunu. Sabah oluyor. Keyifle, hem akı, hem de sarısı beyaz yumurtadan yapılmış omlet, peynir ve tropikal meyvelerle kahvaltımızı yapıyoruz. Garsona yumurtanın sarısının neden olmadığını soruyorum. “Hybrid egg” cevabı ile güldürüyor bizi. Elimizde birer muz, yola koyuluyoruz.

 

(9)

 

Yaklaşık yirmi kilometre sonra Masai düzlüklerine varıyor ve vahşi hayvan aramaya başlıyoruz. Bütün araçlarda çok güçlü telsizler var. Kim, bir vahşi hayvana rastlarsa diğerlerine haber veriyor. Hayvanlar, daha önce de söylediğim gibi, hiç ama hiç rahatsız olmuyorlar. Etrafta on, on beş turist aracı bile olsa dönüp bakmıyorlar bile. Yine birçok vahşi hayvan görüyoruz. Dev Afrika filleri, Zürafalar, Zebralar, Bufalolar, yaban sığırları ve Büyük kuşlar. Zevkle izliyor, fotoğraflar çekiyoruz.

 

(8)

 

Bu kadar vahşi hayvan yeter deyip, otele dönmeye karar veriyoruz. Otelin alanına girdiğimiz kapının yakınlarında bir Masai çobana rastlıyoruz. Arabayı durdurup aşağı iniyoruz. Çoban çat pat İngilizce konuşuyor. İngilizce resmi dil ama okula gidebilen öğreniyor. Sohbetimiz sırasında, iki, üç kilometre uzaklıktaki bir köyde yaşadığını öğreniyoruz. Masai Köyü… Kapıdaki güvenlik görevlileri sürekli çobanı kovalamaya çalışıyorlar. Yerli halkın, tel örgülere yaklaşması bile yasak. Konakladığımız tüm otellerde güvenlik had safhada. Bir sebebi vardır mutlaka (!) Çobandan bizi köyüne götürüp, götüremeyeceğini soruyorum. Peki diyor. Charles’ı otele gönderip, sırt çantalarımızı alarak, çoban ile birlikte yürümeye başlıyoruz.

 

(43)

 

Öğlen sıcağında, tepeden aşağı konuşa konuşa iniyoruz. Yolda bize bildiklerini gösteriyor. Bir bitkinin yapraklarını sıyırıp, avucunun içinde ezip, çıkan suyu kollarına sürüyor. Sonrada bana dönüp sivrisinek ilacı olduğunu söylüyor. Ben de aynını yapıyorum, gerçekten aynı koku. Yani sivrisineğin sevmediği Citron/Limon kokusu. Başka bir bitkiden yaprak koparıp, arkadaşımın avucunda eziyor. Ezilen yaprakları temizlediğinde ise, arkadaşımın avuç içinin kınalandığını görüyoruz. Dövmelerini bununla yaptıklarını anlatıyor.

 

(60)

 

Böyle güle, oynaya iki kilometreyi bitiriyoruz. Köy dediği yer görünüyor. Köy, köy değil. Evler, ev değil. Ağaç, zaten hiç yok. Her yer, evet her yer yaklaşık yarım metrelik gübre ile kaplanmış. Üç beş evden oluşan köyün meydanı da dâhil her yer gübre. Üstelik etraftaki kokudan, gübrenin, sadece hayvan gübresi olmadığını anlamak zor değil. Kulübelerin hemen önünde gübre yığınları var.

 

(24)

 

Çocuklar, plajda kumdan kale yapan çocuklar gibi, gübre ile oynuyorlar, eşeliyorlar. Bir kadın, yanında çıplak çocuğu ile birlikte, gübre yığınının üstüne uzanmış, uyumaya çalışıyor.

 

(27)

 

Her çocuğun yüzünde en az on sinek var. Göz pınarlarına ve burun deliklerine yuva yapmışlar. Köyün herhangi bir yerinde, bir çeşme, bir su yalağı ya da herhangi bir su kaynağı, su veya suyu hatırlatacak hiçbir şey yok. Çocukların ancak ve sadece içmek için su gördüklerine eminim. Zaman makinesi ile bu zamana ışınlandığımızı düşünüyor, hangi yılda olabileceğimizi ölçmeye çalışıyoruz.

 

(25)

 

Taş devri, diyor arkadaşım. Ama bellerinde pala benzeri paslı bıçakları var, diyorum. Peki, tunç devri olsun diyor… Susuyoruz. Fotoğraf çekmeme kimse bir şey demiyor. Ortalıkta pek yaşlı yok. Yaşlılar, fotoğraf çektirmeyi sevmezlermiş. Görüntüleri gibi ruhlarının da fotoğrafa hapsolduğuna inanırlarmış ama gençler pek umursamıyorlar.

 

(30)

 

Bol bol fotoğraf çekiyorum. Evlerine girmek istiyorum, birisi buyur ediyor ama girmek ne mümkün. Evlerin girişi, dolambaçlı, labirent gibi. Elli santimetre genişliğinde, bir metre mesafede iki defa kıvrılan bir koridor. Vahşi hayvanlardan korunabilmek için, böyle yapıyorlarmış evlerini. Koridordan sonra üç metreye, üç metrelik bir yaşam, uyku, yeme içme alanı.

 

(41)

 

Köyün hiçbir yerinde, içeride veya dışarıda tuvalet yok. Girmeye yeltendiğim evde birisi ateş yakmış, dumandan göz gözü görmüyordu. Evlerin içi, dışı tezek ile sıvalı. Sıva, Yer yer dökülmüş, içindeki ağaç çubuklar görünüyor.

 

(44)

 

İnsanların ayakkabıları takılıyor gözüme. Araba lastiğinden bir parça kesilmiş, üsten de iki bant atılmış. Böylece yirmi, otuz yıl dayanabilen tabanı olan bir ayakkabı ortaya çıkmış. Uzun yıllardır bunu kullanıyorlarmış. Köyün ortasında, ihtiyacı olanın gidip, ayağının büyüklüğünde parça kesebileceği bir araba lastiği var. Bizi bu köye getiren çobanın anlattığına göre, Bu ayakkabılar, kullanıldıkça ayağın şeklini alıyor, yani, eskidikçe daha iyi oluyormuş.

  (32)

 

Bu arada, köyün beş altı genci, her derde deva, ekose ve kırmızı kumaştan yapılma Masai bezlerini boyunlarından aşağı bağlayıp, zıplamaya başlıyorlar. Ellerinde mızrakları, başlarında da açık sarı bir posttan yapılmış, boncuklarla süslü başlıkları var. En yükseğe zıplamak çok önemli ! İyi savaşçılar, çok yükseğe zıplarlarmış. İki kişi kavga edecekse, önce meydan okumak için zıplamaya başlarmış.

 

(29)

 

Masai erkekleri evlenebilmek için on beş yaşında sünnet olmaları, yirmi beş yaşına kadar da en az beş aslan öldürmeleri gerekiyormuş. Hızla azalan aslan nüfusu, devletin aslan avını yasaklamasıyla sonuçlanınca, doğal olarak buna en çok Masai erkekleri bozulmuş. Uzun yıllardır boyunları bükük gezerlermiş. Tek tük, babayiğit Masai erkekleri, koruma alanları dışına giderek, dağlarda aylarca süren aramalardan sonra, eğer bulabilirlerse bir aslan avlayıp, gururla köylerine dönüyorlarmış. Bu tip avcılığa devlet bir şey demiyormuş. Ne zahmetli bir evlenme şekli…

 

(28)

 

Çevrenin kokusuna daha fazla dayanamıyoruz. Bu kadar fotoğraf yeter diye düşünürken, gözüme üç yüz metre kadar ileride bir bina ve önündeki kalabalık takılıyor. Soruyorum, bölgenin tek okulu imiş. Yönümüzü okula çevirip, yürümeye başlıyoruz.

 

(46)

 

Yaklaştıkça, görüntü netleşiyor. Yemek saati olduğu içinmiş o kalabalık. Çocukların karnı bir öğün doysun diye okula gönderiliyormuş çocuklar. Yani, hiç kimsenin eğitim, öğretim derdi yok. Yüzlerce çocuk, tabi sinekleriyle beraber, ellerinde, alüminyum eğri, büğrü tabaklarla sıra bekliyorlar. Yemek nedir diye bakıyorum, iki çorba kaşığı suda haşlanmış mısır tanesi…

 

(31)

 

Sınıflara giriyorum ne sıra var, ne defter, ne kitap ne de kalem. Bir öğretmenle konuşuyoruz. Nereli olduğumuzu soruyor. Türkiye’den geldiğimizi söylüyorum, anlamıyor. Türkiye’yi bilmiyor. Kara tahtanın önündeyiz. Tebeşir arıyorum, tahtaya harita çizip anlatacağım ama ortada tebeşir yok. Öğretmen anlıyor, elini cebine atıyor ve bir buçuk santimetre uzunluğunda bir tebeşir parçası çıkartıyor.

 

(52)

 

Şimdi, ben bu tebeşiri nasıl harcayıp ta tahtaya bir şeyler çizebilirim ki? Vazgeçiyorum çizmekten. Konuyu değiştiriyorum…

 

(49)

 

Sınıfın arka duvarına yaslanmış çuvallar var. Ne olduğunu soruyorum, mısır olduğunu söylüyor, ”elimize para geçince, mısır alıp, buraya koyuyoruz” diyor. Mesajı alıyoruz. Daha fazla oyalanmadan, okula bağış yapıp, oradan ayrılıyoruz. Bizim çocuklarımızın buraları görmelerini ne kadar isterdim anlatamam. “Yok” ve “Yokluk” kelimelerinin gerçek anlamının buralarda olduğunu düşünmeden edemiyorum.

 

Kenya-1

 

Hızla otele dönüyoruz. Her şey anlamını yitiriyor sanki. Doğruca duşlara koşuyoruz. Duştan çıktığımda bile kendimi temiz hissetmediğimden, iki, üç şişe de içme suyu döküyorum kafamdan aşağı. Bu pet şişelerdeki sular hayat kurtarıyor. Diş fırçalama, duştan sonra durulanma, hep bu şişe suları ile yapılıyor. İçeceklere buz atmak tehlikeli ! Çünkü hangi su ile yapıldığını bilmiyoruz. Yapıldığı suyu bilmediğimiz hiçbir içeceği içmiyoruz. En garantilisi, kapalı ambalajlı içecekler.

 

(47)

 

Otelde, duş sonrası güneşin batışını izlerken, gördüklerimizi hazmetmeye çalışıyoruz. Etrafımızda atlayıp, zıplayan onlarca maymun var. Zaman zaman ağaçlardan aşağı inip, masaların üstünde dolaşıyorlar. Tesisin etrafı tel örgülerle çevrili. Otelin Çok yakınlarında, sıklıkla vahşi hayvan görüldüğü için, hiç kimsenin yaya olarak dışarı çıkmasına izin verilmiyor. Tehlikenin nereden geleceği belli olmaz diyorlar. Tesisin çevresindeki tel örgü boyunca, neredeyse elli metrede bir güvenlik görevlisi dolaşıyor. İçeriden müzik sesi geliyor. Herhalde Afrika’nın her yerinde duyabileceğiniz bir o ünlü ve popüler şarkı çalıyor. 1989 Yılında bir albümle yayılmış tüm Afrika’ya. Herkes biliyor ve seviyor.

 

(48)

 

Jambo, Jambo Bwana,
Habari gani, Mzuri sana.
Wageni, mwakaribishwa,
Kenya yetu,
Hakuna Matata,
Kenya nchi nzuri
Hakuna Matata

 

(42)

 

Nameleriyle, kitap okuyarak, akşamı geçirip, odalarımızda uykuya çekiliyoruz. Sabah, biraz tembellik edip, saat sekizde yola çıkıyoruz. Hedef, başkent Nairobi. Nairobi’yi gezdikten sonra, Afrika’nın en yüksek dağı olan, Kilimanjaro ve altındaki ünlü Serengeti düzlüklerine ve Tanzanya’nın önemli şehirlerinden Arusha’ya gideceğiz.

 

(58)

 

Adına yol denilen bu arazide, üç yüz elli kilometre yolumuz var. Bitmeyen bir eziyete dönüşüyor bu yolculuk. Yüz, yüzeli kilometre sonra içimiz, dışımıza çıkıyor. Başka yer olmadığı için, gelirken, mola verdiğimiz aynı yerde duruyoruz. Hava, otuz derecelerde. Genç bir kadın CD satmak, genç bir adam da belimdeki kemeri istediği için peşimden ayrılmıyor. İşimizi görüp, yola devam ediyoruz. Öğleden sonra Nairobi’ye varıp, hemen şehri dolaşmaya çıkıyoruz.

 

DSC_3062

 

Nairobi, Kenya’nın en büyük kabilelerden olan Masai dilinde, “ılık su” demek. Ancak şehrin sonradan edindiği şöhret hiç te ılık su gibi değil. Hırsızlığa karşı, en merkezi yerlerde, hatta parlamentonun önünde ki caddede bile aracın camlarını kapatmam için uyarılıyorum. Arka sokakları hiç söylemeyeyim. İngilizce soygun anlamında ki “Robbery” buraya uyarlanmış ve Nairobi’nin adı “Nai-robbery” olmuş. İşin şakası bir yana, gerçekten dikkatli olmak gerekiyor. Yerli halkın gözünde, bütün beyazlar (Mzungu) para babası. Hepsinin evinde para basma makinesi var, dolayısıyla bütün “Mzungu’lar “ çok zengin.

 

(56)

 

Şehir yemyeşil, bol yağmur alıyor. İklim ılıman. Ekvatorun üstünde olmasına rağmen hava bunaltmıyor. Sekiz yıldan bu yana şehirde, sokaklarda ve caddelerde sigara içmek yasak. Büyük caddelerde özel alanlar ayrılmış, ancak oralarda içilebiliyor. Şehrin ortasında on beş, yirmi kilometre karelik bir park var. Her türlü hayvanı barındıran bu parkta, hayvanlar doğal ortamlarında yaşatılmaya çalışılıyor. Özel araçların içinde parkı gezebiliyorsunuz. Kendi aramızda, hayvanlara gösterilen bu özeni konuşurken, hemen parkın giriş kapısı yanında bulunan bir restaurant gözümüze çarpıyor. Açlığımızı hatırlayıp, bu et lokantasına giriyoruz.

 KENYA Carnivore_(Restaurant) 2

 

DSC_3039

 

Restaurant’ın adı “Carnivore”. Et obur demekmiş. Asıl şaşkınlığı, masamıza servis için gelen garsonun elindeki şişe takılı etin, parktan temin edilen timsahtan olduğunu öğrendiğimizde yaşıyoruz. Carnivore Restaurant’ının bütün etleri parkta yetiştirilen hayvanlardan temin ediliyormuş. Benim için fark etmiyor. Nasıl olsa bu seyahatte et yemedim ve yemeyeceğim. Garsona, arkadaşımın domuz eti yemediğini söylüyoruz, o da hemen küçük bir yeşil bayrak getirip, masamıza dikiyor. Yeşil bayraklı yemeğimizi yiyip, dışarı çıkıyoruz. Nairobi ulusal müzesini geziyor, müzenin içindeki kafede, bu güne kadar Kenya’da bulabildiğimiz en güzel kahveyi içiyoruz.

 

(57)

Caddelerde dikkat çekecek kadar Hintli görüyoruz. Beş, altı nesil önce İngiliz sömürgeciler tarafından, demir yolu inşaatında çalıştırılmak üzere, Hindistan’dan getirilmişler. Zamanla, Nairobi ticaretini, neredeyse ele geçirmişler. Sayılarının yüz elli, iki yüz bin olduğu söyleniyor. Bu Hint asıllı Afrikalıların içinde Hindistan’ı hiç görmemiş, kendini saf Afrikalı sanan çok insan bulmak mümkün. Trafik, tahmin edebileceğiniz gibi İngiliz sistemi. Bize göre ters. Eski bir İngiliz sömürgesi olmanın doğal sonucu, neredeyse herkes İngilizce biliyor.

 

DSC_3059

 

Hayatında hiç doktor görmemiş, günde bir öğün yemek bulabilirse mutlu olan, AIDS in kol gezdiği, iki, üç metrekarelik derme çatma kulübelerde barınmaya çalışan, Üç Dolara fuhuş, beş Dolara adam öldürmenin olağan sayıldığı bir yer burası. Şehrin arka sokaklarına fazla bulaşmadan, hava kararmaya yüz tutarken, Panafric oteline kapağı atıyoruz. Otel, çok güzel ve odalar tertemiz. Biraz pahalı ama gördüklerimizden sonra hiç umurumuzda değil. Geri kalmış ülkelerde, otellerin yıldız algılaması çok farklı olabiliyor. Beş yıldızlı dedikleri oteller, gerçekte üç yıldızlı. Neyse ki, güzel bir akşam yemeği, temiz ve güvenli bir yatak buluyoruz. Sabah erken yola çıkacağız.

 

DSC_3198

 

Dört buçuk saatlik yolculuğun ardından “Yeni bir yazı konusu olacak” Tanzanya’nın, Kilimanjaro dağına, Serengeti düzlüklerine, Ngorongoro kalderasına, Hint Okyanusunda ki, baharat kokulu sokaklarıyla ünlü Zanzibar adasına ve Tanzanya’nın başka bölgelerine gidip, yeni anılar biriktirmeye devam edeceğiz.

Gezenlere,

Gezmek isteyenlere,

Gezmesini bilenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

(26)

 

 DSC_3098

  DSC_3037

 

DSC_3035

 

 DSC_3032    (53)

 

Sayfa başı

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir