Kamboçya

“Erimeyen Buzullar Ülkesi”

 

Bangkok Airways’in, rengârenk boyanmış, tombul uçağı ile Siem Reap’a indiğimizde, Khmer Krallığı’nda akşam olmak üzereydi. Hava alanı ve yönetim binalarını zar zor seçerek, genişçe bir binaya yönlendiriliyoruz. Havaalanı, küçük ve prefabrik türü basit yapılardan oluşuyor. Seam Reap, Kamboçya’nın en çok turist çeken ve başkent Phnom Penh’ten sonraki en büyük şehri. Siem, Siyam, yani Tayland demek, Reap ise yenildi demek. Yani “Siyam yenildi” Tayland’ın işgalinden kurtulduktan sonra, şehre bu adı vermişler. Ülkenin en çok turist çeken efsanevi tapınakları bu şehirde. Büyük bir olasılıkla, %95 i Angkor Wat’ı görmek üzere, yıllık 3 Milyon turist geliyor Siem Reap’a.

 

Cambodia (48)

 

Bol direkli, karanlık ve sıcak bir salona alınıyoruz. Yüksek bankoların arkasında oturan, üniformalı polislerin önünden sıra ile geçip, ülkeye giriş işlemlerini yaptıracağız. Sıra ile birinci polis, pasaportu ve uçakta dağıtılan vize formlarını alıyor, sonra ikinci polise veriyor. İkinci polis, vize pulunu yapıştırıp, dolduruyor. Üçüncü polis, 25 Dolar istiyor, 4 üncü ve son polis, seremoniyi bitiriyor, pasaportumuzu mühürleyip, imzalayıp bize geri veriyor.Kısacası ülkeye giriş 25.-Dolar.

Alacakaranlıkta dışarı çıkıyoruz. Ekvator’a biraz daha yaklaştık. Hava çok sıcak! Ama olsun artık alıştık, sıcağı ilk günlerdeki kadar umursamıyoruz. Sağda solda birkaç ampul yanıyor. Hemen bir taksiye atlayıp otelimize geliyoruz. Otel rezervasyonunu Bangkok’ta bir turizm ofisinden satın almışız, gayet ucuza bir otel bulmuşuz. Elimizde, konfirmasyon belgesi ile, resepsiyon bankosuna yanaşıyoruz.

 

Cambodia (19)

 

Karanlıkta gördüğüm kadarıyla 6-7 katlı bir bina ama lobi floresant ampullerle aydınlatılmış. Otel,” ucuz etin yahnisi” tadında bir otel olmuş. Bina büyük ama her yer, her şey dökülüyor. Ünlü film “Anayurt otel”in deki otel gibi. İçimden “Zebercet”i sormak geçiyor. Bu arada resepsiyon görevlisinin yüzü bir hoş. Arka tarafta bizim göremediğimiz bir yere girip, çıkıyor. Sonunda, hiç yerimiz kalmadı, size başka bir otelde yer bulacağız diyor. Sinirlenip, söyleniyoruz ama yapacak bir şey yok. Bangkok’ta ki turizm bürosunda bize bu oteli ayarlayan kişinin cep telefonu numarası var. Hemen onu arayıp, sinirimizi ondan çıkartıyoruz. Bütün lobi susmuş, görevliler gönlümüzü almaya çalışıyor. Biri kahve getiriyor, diğeri oturacak yer gösteriyor, bir diğeri sürekli telefonla konuşuyor. Herhalde bize yer arıyor.

 

Cambodia (21)

 

Yarım saat kadar lobide oturuyoruz. Kapıya bir minibüs geliyor. Kahvelerimizi bitirip, minibüse biniyoruz. Başka bir otele gideceğiz. Gideceğiz gitmesine de, karanlıkta hiçbir şey görmüyoruz. 5-6 Dakika süren bir yolculuktan sonra, ana caddeden ayrılıp, sokak içinde demir bir kapının önünde duruyoruz. Etrafı yüksek duvarla çevrili kapının önünde birkaç dakika bekledikten sonra, kapı açılıyor ve yine zifiri karanlık bir yere giriyoruz. Etrafta bina veya otele benzeyen hiçbir yapı ve ışık görünmüyor. Normal bir otel olsa, ışıkları, girişi, müşterileri, tabelası olur. Hiçbir yaşam belirtisi yok, sadece karanlık. Aklımızdan bin türlü şey geçiyor. Aşağı inip, karanlığa gözümüzü alıştırıyor, her şeye hazırlıklı olarak bekliyoruz. Çok geçmeden, karanlığın içinden bir kadın çıkıp geliyor. Büyükçe bir kulübeye girip ışıkları yakıyor ve ortaya çok güzel dekore edilmiş resepsiyon çıkıyor. Hiç müşterisi yok herhalde, ışıkları kapatıp yatmış. Aynı kadın, giriş işlemlerimizi yapıp, odalarımızı gösteriyor. Bir iki tane küçük tahta köprüden geçip, iki katlı bir villanın bir katını bana veriyor. Oda yaklaşık 50 Metrekare. Sadece banyosu 15 Metrekare. Tertemiz döşenmiş, ayrı ayrı yatak ve oturma takımı var. Sıcak suyu, televizyonu, mini barı ile her şeyi tamam.

 

Cambodia (24)
Asıl şaşkınlığı sabah yaşıyoruz. Şahane bir bahçe içine yerleştirilmiş, yaklaşık on villadan oluşan, şirin bir tatil köyünde açıyoruz gözlerimizi. Çeşit çeşit çiçekler, tropikal ağaçlarla bezenmiş bir botanik bahçesindeyiz. Limon ağaçları ile çevrili yüzme havuzu, yemek salonu, bahçenin muhtelif yerlerine konulmuş masa ve sandalyeler ile hiç dışarı çıkmak istemeyeceğiniz bir yer. Açık büfe kahvaltıdan sonra, biraz bahçede gezinip, otelin önündeki sokağa çıkıyoruz. O sırada, önceki akşam bizi bu otele getiren minibüs içeri giriyor. “Anayurt Oteli”nde oda boşalmış, bizi almak için göndermişler. Gelen şoförü geri püskürtüp, onunla gitmeyeceğimizi söylüyoruz. Bangkok’ta ki acente görevlisi, istersek bu otelde kalabileceğimizi, biz nerede kalırsak oraya ödeme yapılacağını söylemişti. Bu durum bizim otelin sahibesinin çok hoşuna gidiyor. Ödül olarak, özel bir dokuma olan Khmer bezinden birer kaşkol hediye ediyor bize. Aslında kaşkol demem yanlış. Bu bez, Khmer halkının “Her derde deva” örtüsü. Yerine göre, başa, bele, omuzlara, boyuna, ağza ve yüze sardıkları bir bez. Aynı, Kenya’da ki Masai Mara yerlilerinin kullandıkları battaniyeler gibi.

 

Cambodia (39)

 

Kapının önünde bekleyen bir tuk tuk şoförüne, akşama kadar bizi gezdirmesi karşılığında kaç Riel (KHR) istediğini soruyoruz. Şoför, 5.- Dolar diyor, laf olsun diye, çok pahalı diyorum. Hemen 4.- Dolara düşüyor. Ben 3.- Dolar diyorum, tamam diyor. Saat sabah 09.30, akşam 18.00 e kadar bizi gezdirecek. Evet, sadece 3.- Dolara razı oluyor, inanılır gibi değil. Biraz içim sızlıyor, benzin bedava mı diye aramızda konuşuyoruz. Benzin, yol kenarlarına dizilmiş bidonlarda satılıyor ve litresi 0,60 Dolar. Her yerde Dolar geçiyor. 1.- Dolar, 4200 KHR. Akşam şoföre hesap öderken, beklediğinden fazlasını vereceğimizi kendi aramızda, konuşarak yola çıkıyoruz.

 

Cambodia (32)

 

Hedefimiz, 5,5 Kilometre ötede bulunan, Guinness rekorlar kitabına, dünyanın en büyük dini yapısı olarak girmiş, Kamboçya’nın simgesi olmuş, ülkesinin bayrağında bile resmedilen, Unesco’nun dünya kültür mirası listesinde kayıtlı, antik yapılar zinciri, Khmer tapınakları.
Angkor Wat, dünyanın 8inci harikası olarak kabul ediliyor. Bin beş yüz metre eni, bin üç yüz metre boyu, 65 metre yüksekliği olan, devasa bir yapılar topluluğu. 12 nci yüzyılda, Kral II nci Suryavarman için tapınak ve başkent olarak inşa edilmiş. Çevresi 3600 Metrelik surla çevrili. Tarih boyunca defalarca saldırıya uğramış. Bir dönem, Hindu tapınağı olarak da kullanılmış. Giriş, 82 Bin Riel, yaklaşık 20 .-Dolar. Bilet gişesinde, hemen fotoğrafınızın olduğu bir giriş kartı yapıp veriyorlar.

 

CAMBODIA-5-(17)a

Bu tapınaklar, klasik Khmer mimarisinin en üst örneği. Yazıyla anlatılacak gibi değil. İnanılmaz bir işçilik var. Oya gibi işlenmiş taşların, her bir santimetresine ayrı bir detay yerleştirilmiş. Kral ölünce bazı heykeller yarım kalmış. Bir ortada, Dört de köşelerde olmak üzere, beş kulesi var.

 

Cambodia (33)

 

Uzun yıllar ihmal edilen ve ormanın derinliklerinde unutulan tapınakların duvarları dev Banyan ağaçlarıyla adeta yutulmuş. Hayranlıkla seyredip, onlarca fotoğraf çekiyoruz. Angkor Wat’a girmek için geçilen köprüden sonra, girişin sağ tarafında ki duvara kabartma olarak yapılan, inanılmaz bir işçiliğin sergilendiği, ünlü Hint destanı Ramayana destanında anlatılanların, oyularak resmedildiği, metrelerce uzunluğundaki rölyefe hayran olmamak elde değil.

 

Cambodia (25)

Angelina Jolie’nin oynadığı, Tomb Raider filminin çekimlerine de ev sahipliği yapan bu antik kentin tapınakları, Hindu tanrısı Visnu’ya adanmış. 1973 Yılından itibaren, iç savaş kızıştıkça, Kızıl Khmerler burada gizlenmişler. Birçok yerde kurşun delikleri görmek mümkün. Birçok heykelin başı yok. Önemli bir kısmının, Fransız arkeologlar tarafından Fransa’ya kaçırıldığı söyleniyor.

 

Cambodia (37)

 

Angkor Wat’tan, bir kilometre kuzeydeki, Angkor Thom tapınağına geçiyoruz. Angkor Thom, adeta bir açık hava müzesi. Beş ana kapısı var. Kapıların her birinde, dev kayalardan, dört yöne bakan insan suratları oyulmuş. Hint efsanelerinin dev yılanı “Naga”nın koruduğu bu tapınakta ki 200 civarında insan suratının, her şeyi gören ve bilen kralın, mistik simgesi olduğunu anlatıyor.

 

CAMBODIA-5-(219)a

 

Angkor Thom’un merkezinde bulunan, Bayom Tapınağında ki 54 kulede, 216 adet dev, Avalokiteshvara yüzü, yani aydınlanmış Buda yüzü var. Avalokiteshvara, aynı zamanda duaların duyucusu ve gerçekleştiricisi demek. 1300 Metre boyunca işlenmiş 11 Bin kabartma rölyef, insanı büyülüyor. Bu 11 Bin figür ile Kamboçya’nın günlük hayatı, savaşları, Cham (Vietnam) halkının yenilmesi, kardeş kavgaları, zafer törenleri anlatılıyor. Herkes, bu tapınağın güneşin doğuşunda ziyaret edilmesini söylüyordu ama evdeki hesap çarşıya uymuyor.

 

Cambodia (13)

 

Ta Prohm tapınağı, halen ormanın derinliklerine gizlenmiş, öylece duruyor. İnsan, bu tapınağın, 19ncu yüzyıla kadar bulunamadığına inanamıyor. Ama ağaçlar öyle bir sarmış, öyle bir gizlemiş ki şaşırmamak imkânsız.

 

Cambodia (5)

Fotoğraf çeke çeke “Fil Terası” denilen, geniş bir alana geliyoruz. Fil terası, fillerin sırtındaymış görüntüsü veren ve tüm çevresi aslan heykelleri ile süslenmiş, 350 Metrelik bir teras ve halkın toplanabileceği bir büyük meydandan oluşuyor. Krallar, bu terasta oturup gösterileri, törenleri ve kutlamaları izlerlermiş. Tuk tuk şoförünü bıraktığımız yere dönüyoruz. Gölgede mışıl mışıl uyuyor. Biraz daha dolar verin sizi, 21 Kilometre uzaktaki Banteay Srei tapınağına götüreyim diyor. Haklı olarak günlük kazancını artırmanın peşinde. Akşam hesabı verirken 10.-Dolar vereceğimi henüz ona söylemedim. Bu kadar tapınak yeter deyip, oralarda, insanları izleyerek vakit geçirmeyi tercih ediyoruz. Kolunu, bacağını mayınlara kaptırmış müzisyenleri dinliyoruz, seyyar satıcıları, dilencileri, çocukları izleyip, fotoğraflar çekiyoruz.

 

Cambodia (26)

 

Cambodia (29) Cambodia (7)

 

Japon turistleri gezdiren bir rehber, gezdirdiği gurubuna, tapınakların, 9 sayısı temel alınarak yapıldığını anlatıyor. İlginç geliyor, kulak kabartıyorum. Tapınakların dört tarafında merdivenler var. Her merdiven 54 basamak. 5+4=9. Dört köşede de 54 er basamak olduğuna göre; 4×54=216 yani 2+1+6= 9. Bayon Tapınağında 54 kule var. 5+4=9. Her kulenin dört tarafa bakan yüzünde de kabartma resim var. 4×54=216. 2+1+6=9.

 

Cambodia (11)

 

Bu tapınaklar, 1177 Yılında, Khmerlerin ezeli düşmanı, Cham’lar (Eski Vietnam halkı) tarafından talan ediliyor. Kral VII. Jayavarman tarafından yeniden inşa ediliyor. Geriye yazılı hiçbir belge kalmadığı için, tapınağın asıl ismi bilinmiyor. 1786 Yılında, Portekizli bir gezginin yeniden keşfi ile duyulmaya başlayan tapınakları çevresindeki su dolu hendeğin koruduğu söyleniyor.

 

Cambodia (1)

Saatler ilerledikçe, gelen tuk tuk sayısı ile birlikte, insan sayısı da artıyor. Biz de, Angkor Wat, Bayon, Ta Prohm, Fil terası, Banteay Srei isimlerini aklımıza kazıyıp, yorgun argın dönüş yoluna düşüyoruz. Her yer dilenci ve seyyar satıcı kaynıyor. Bir tepsi içinde 5-6 Adet papayayı satmaya çalışan kadın ve iki çocuğunun, gelecekle ilgili nasıl bir umudu vardır diye merak ediyor insan. Mayın tarlalarında vücutlarının bir parçasını bırakmış, dilenerek yaşamaya çalışan insanların çokluğu canımızı sıkıyor.

 

Cambodia (2)

 

Halen, ülkenin % 60 lık bölümü, Çin, Tayland, ABD yapımı mayınlarla kaplı. Ölüm tuzakları aynen duruyor. Mayınları temizlemek çok pahalı olduğu için, yakın bir gelecekte de temizlenmesi zor görünüyor. Kamboçya, ekonomik olarak düzlüğe çıkıncaya kadar etrafı tel örgülerle çevrili, kaderine terk edilmiş temizleneceği günü bekliyor.

 

Cambodia (3)

Kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş, inanılmaz acılar yaşamış bu küçük Asya ülkesinin 13 Milyon nüfusu var. Doğan, her bin bebekten 69 u ölüyor. Ortalama ömür 58 Yıl. Halkın % 75 i tarımla geçiniyor ama ekilebilir toprak, tüm ülkenin sadece % 20 si. Mekong ırmağı ile hayat bulan Kamboçya’nın komşuları, Laos, Tayland ve Vietnam. 1953 te Fransa’dan kurtularak, daha iyi bir yaşam süreceğini hayal eden Khmer halkının başına gelenleri ilk duyduğumda, kanım donmuş, yok artık bu kadar da olmaz demiştim.
Yazımın başlığını, “Kamboçya’nın Buzulları” koymam, işte bu insanların, çok kısa bir zaman önce yaşadıkları acılarla ilgili hissettiklerimin sonucudur.

 

Cambodia (12)

 

Çekilen acıların izlerini yerinde görmek, normal bir insanın kanının donmasına, hatta içinde bir buz dağı oluşmasına yeter de artar bile. Kamboçya gibi sıcak bir ülkede, buzulların oluşmasına neden olan olaylar, aslında bir psikopat katilin hayat hikâyesi gibi. Asıl adı Saloth Sar olan Pol Pot,1925 Yılında, zengin bir çiftçi ailesinin oğlu olarak dünyaya geliyor. Biraz büyüdükten sonra, o günkü demokrat partiye giriyor. Çalışmalarında, başarılı olduğu görülünce, ödül olarak, Elektronik kursu almak üzere Fransa’ya burslu olarak gönderiliyor. Fransa’da komünizm ile tanışıyor. Komünist partide çalışmaya başlıyor. Mareşal Tito’nun Yugoslavya’sına gidip, komünist gençlik kamplarına katılıyor. Bir süre sonra, eğitimini yarım bırakarak, “Ben oldum” deyip ülkesine geri dönüyor.1963 Yılına kadar öğretmenlik yapıyor. Çin’den aldığı destekle “Kızıl Khmerler” olarak bildiğimiz, gerilla örgütünü kurup, kuzeydeki ormanlık bölgelere yerleşiyor.

 

Cambodia (10)

1970 Yılında, CIA’nin tezgâhladığı bir darbe ile Kral Sihanuk devriliyor. 20 Bin kişilik ABD askerinin korumasında Lon Nol isimli bir kukla general koltuğa oturtuluyor. Adı, tersten okunduğunda da aynı okunan Lon Nol’ün yaptığı katliamlar, Pol Pot’un kurtarıcı olarak görülmesine neden oluyor.

 

Cambodia (15)
Vietnam ile ABD nin savaşından Kamboçya’da nasibini alıyor. 4 Yıl boyunca, aralıksız olarak, günde 6 öğün Kamboçya halkını bombalayan ABD, iş o kadar abartıyor ki, Kamboçya’ya, 2 nci dünya savaşında, Japonya’ya attığı bombanın 3 Katını atıyor. Bombalamada yeni tarzlar geliştirerek literatüre “Carpet Bombing” terimini armağan ediyor. “Halı serer gibi “ bombalamayı uygulamaya koyarken, gerillaların saklandığı ormanlarda ki ağaçların yapraklarını dökmek için, 100 Bin ton da zehirli madde atıyor. Bu zehirli maddeden, on binlerce insan etkileniyor, binlerce dönüm arazi uzun yıllar kullanılamaz hale geliyor. “Carpet Bombing” sonucu, tarım yapacak, pirinç ekecek yer bulunamaz hale geliyor. Pirinç üretimi durma noktasına geliyor. Açlık, sefalet ve kıtlık baş gösteriyor. Sadece ABD bombalarından 800 Bine yakın sivil insan ölüyor. Konumuzun dışında ama söylemeden geçemeyeceğim. O günlerin, ABD ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger, Nobel barış ödülüne layık görülüyor.

 

Cambodia (8)

ABD Bombaları düştükçe, Pol Pot daha da ünleniyor ve Kızıl Khmerler, küçük bir örgütten, 70 Bin kişilik orduya dönüşüyor. Pol Pot, başkent Phnom Penh’i ele geçirdiğinde kan gövdeyi götürüyor. Milyonluk şehri tamamen boşaltıp, sadece kendisi ve bin kişilik yakın adamı şehre yerleşiyor. İşte, o günden itibaren Kamboçya halkının büyük trajedisi başlıyor. Bu trajedi, bütün dünyanın gözlerinin önünde, kan, vahşet ve işkenceyle geçecek uzun yıllar demek oluyor.

 

Cambodia (14)

“Yeni bir halk yaratacağım” ilkesi ile yola çıkıyor, Pol Pot isimli cani. Yaşamı sıfıra döndürmek için, her şeyi yeni baştan başlatmalıyım diyor. Beyinler yıkanmalı, yıkanamayan beyinler yok edilmeliydi. Tartışabilecek, aydın, okuryazar, yabancı dil bilen herkes işkenceden geçirilip, öldürülüyor. Devletin tüm kurumlarında çalışan memur, asker, bürokrat, diplomat, doktor, profesör, bilim adamı, din adamı, akademisyen, gazeteci, yazar, öğretmenler ve öğrenciler, kısaca eli kalem tutan herkes öldürülüyor. Yetmiyor, sokaklardaki gözlüklü kişiler, okuma yazma biliyordur diye toplanıyor ve öldürülüyor. Profesörler, bilim adamları önce pirinç tarlalarında çalışmaya zorlanıp, sonra da öldürülüyor.

 

Cambodia (27)

Bu yolla Kamboçya’nın 7 Milyonluk nüfusunun % 21 yok ediliyor, sonradan ortaya çıkarılacak toplu mezarlara gömülüyor. Yıllar sonra, 129 adet toplu mezar açılıyor ve bu gün Siem Reap ve Phnom Penh’te ki soykırım müzelerinde sergilenen, 20 Binden fazla insan iskeleti çıkarılıyor. İnsan öldürmek yetmiyor. Pol Pot hızını alamayıp, öküz arabaları hariç, tüm motorlu araçları, traktörleri, fabrikaları yakıp yıkıyor, yok ediyor. Okul, üniversite, postane, hastane, müze, gazete binaları, matbaa, her türlü basın yayın kuruluşu ve toplumu ayakta tutan bütün devlet kurumlarını kapatıyor. Merkez bankası dâhil bütün bankaları dinamitle havaya uçuruyor ve ekonomiyi tamamen sıfırlayıp, parayı yasaklıyor. Kütüphaneler ve kitaplar yakılıyor, müzelerdeki yüzlerce yıllık Khmer antik eserleri ya yok ediliyor, ya da başka ülkelere satılıyor. Pol Pot’un kendisi çok iyi Fransızca bilmesine rağmen, yabancı dil bilenler casus diye öldürülüyor. Her türlü gelenek ve din yasaklanıyor. Aileler bölünüyor. Anne ve babalar, ayrılarak, ülkenin başka bölgelerinde çalışmaya gönderiliyor. Çocuklar, ailelerinden alınıp, kamplara dolduruluyor. Eğitimsiz, kara cahil bir toplum yaratmak hedefleniyor.

 

Cambodia (31)

Okullarda öldürülenlerin sayısının, 1 Milyon 500 Bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Sakat kalanlar ve kayıplar eklendiğinde, yaklaşık 3 Milyon 300 Bin kişi bu vahşetten etkileniyor. O dönem, nüfusun 7 Milyon olduğunu dikkate alırsak, bu sayı ülke nüfusunun neredeyse yarısı.
Tarih öncesinden bahsetmediğimin farkındasınız. Bu vahşet daha dün, yani, 1975 den 1979 a, 4 Yıl boyunca, ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve diğer modern, demokrat, insan hakları şampiyonu ülkelerin gözü önünde oluyor. Kamboçya’nın güney komşusu Vietnam, daha fazla dayanamayarak, Kamboçya’yı işgal ediyor. Pol Pot, kuzeye, Tayland sınırına yakın bölgelere kaçıyor ve 1997 Yılında ölünceye kadar oralarda saklanıyor. Dava arkadaşlarını bile öldürmekten çekinmeyen eli kanlı cani, güvenlik şefi olan, Son Sen’i öldürmesi bardağı taşıran son damla oluyor ve kendi ölüm fermanını da imzalamış oluyor. Ömrünün son günlerinde yandaşlarınca yargılanıp, Tayland sınırına yakın bir mağaraya hapsediliyor. 1988 Yılında öldüğünde, cenazesi, eşi ve kızı dışında sadece birkaç Taylandlı subayın nezaretinde, üzerinde yattığı yatağı ile birlikte yakılıyor.

 

Cambodia (30)

 

Kıyamete kadar lânetle anılacak olması bir yana, bütün bu soykırımın yapılmasında ona destek olanların isimlerini ve diğer sırlarını da beraber götürüyor. Pol Pot’un ölümüyle, Kızıl Khmer’ler dağılıyor. İşin garip tarafı, herkesin yaptığı yanına kâr kalıyor. Bu güne kadar yargılanan hiç kimse olmuyor. Tek başına 20 Bin civarında entelektüeli ve devlet çalışanını öldürten, Pol Pot’un sağ kolu, alçak Deuch kod adlı Hain Kek bile, Mesihliğini ilan etmiş, ortalıkta dolaşıyor. 1700’lü yıllardan başlayarak, huzur yüzü görmeyen Kamboçya halkı, son 30 Yıldır barış içinde, yaralarını sarmaya çalışıyor.

 

Cambodia (35)

Güneş batana kadar Angkor Wat ve civarında dolaşıp, baraka lokantalarda yemek yiyor, insanlarla işaret diliyle de olsa konuşmaya çalışıyoruz. Çocuklar sarıyor etrafımızı. Beş çocuk bir tek kartpostalı satmaya çalışıyor. Hatırı sayılır bir nüfus, Pol Pot döneminde sağa, sola sürüldükleri için hala göçebe durumunda yaşamaya çalışıyor. Yaşam koşulları çok ağır. Yaşlılar, çocuklar ve kadınlar çok zor şartlarda hayatta kalmaya çalışıyorlar. Polisler bile ikinci bir işte çalışmak zorunda. Hırsızlık ve dilencilik, dikkat çekecek kadar çok. En önemli ve en yaygın kullanılan ulaşım aracı, bisiklet ve motosiklet. Havaalanından şehre gelen anayolun üzerinde çok güzel oteller inşa ediliyor ama çevresi toz toprak içinde. Elektrik sınırlı, güneşin batmasıyla, her yer karanlığa gömülüyor.

 

Cambodia (36)

 

Akşam oluyor, otelde biraz dinlenip, akşam yemeği için, Apsara denilen, Khmer halk danslarının da sergilendiği Angkor Amazon Restaurant’ına gideceğiz. Restaurant oldukça büyük, kapının önü otobüslerle hıncahınç dolu. Neredeyse yer bulamayacağız. Üç yere ayrı ayrı, açık büfe masaları kurulmuş. Herkes, 100 den fazla yemek çeşidinden, midesine uygun olanı seçerek masasına dönüyor. Görevliler, tertemiz giysiler içinde, müşterilerine yardımcı oluyorlar. Birkaç çeşit haşlanmış sebze ile biraz pirinç lapası alarak, açlığımı bastırıyor ve buz gibi Angkor bira ile Apsara danslarını izlemeye koyuluyorum.

 

Cambodia (18)

 

Apsara; Budist ve Hindu inanışına göre, bulutların ve suyun dişi ruhunu temsil eden, güzel bir kadın kılığında, krallara ve kahramanlara dans eden mitolojik bir kişilik. Bu dansın figürlerinin, tapınaklarda ki çizimlerden ve heykellerden esinlenerek yapıldığı da işin bir başka ilginç yanı.

 

Cambodia (17)

Şov bitiyor, karnımız tok, kapının önünde bekleyen tuk tuk lardan birine atlayıp, turistik caddemize dönüyoruz. Bir iki tur atıp, bir markete giriyoruz. Rafların yarıdan fazlası boş, doğru dürüst bir şey yok. Ama üçgen eritme peyniri ve taze sandviç ekmeği buluyor, yiyerek otele dönüyor, bu günü de anılarımız arasına gönderiyoruz.

 

Cambodia (16)

Sabah pırıl pırıl bir güne uyanıp, keyifle, yüzlerce ağaç çeşidinin içinde biraz yürüyüş yapıp, havuza girdikten sonra, otantik dekorlu kahvaltı salonumuzda kahvaltımızı yapıyoruz. Otelimizde artık bizden başka birkaç müşteri daha var. Kapının önünde, yine bir tuk tuk şoförü ile, saat 18.00 e kadar bizi gezdirmesi karşılığında 5.-Dolara anlaşıyoruz. Bu sefer pazarlık yapmıyorum. 5.-Dolar istiyor, tamam diyorum. Yola çıkıyoruz. Niyetimiz, Pol Pot’un yaptığı soykırım müzesini, ulusal müzeyi, çarşı, Pazar, yani genel olarak şehri gezecek ve ülkeyi biraz daha tanımaya çalışacağız. Önce, üstü kapalı, gölge bir Pazar yerine geliyoruz. Yiyecek, giyecek, et, sebze, hediyelik eşya, mefruşat, cam eşyalar her şey satılıyor.

 

Cambodia (41)

Çok saygılı ve güler yüzlü insanlar. Pazarlıkları bile güler yüzle yapıyorlar. Kazık atsalar bile gülerek atıyorlar. Biz pazarı dolaşıp, ıvır zıvır bir şeyler alırken, şoförümüzde bir gölgede bekliyor. Bir saat kadar sonra, yeniden yola koyuluyoruz. Siem Reap’ın tek camisi olan Neak Mah camisine gidiyoruz. Şimdiki adlarıyla Vietnamlı olan Cham halkının içinde oldukça fazla Müslüman var. Genel olarak Kamboçya’da ki Müslüman oranı Yüzde iki. Şehrin merkezinde, pis bir toprak sokakta bulunan bu camiye şöyle bir göz atıp, şoföre, bizi kahve içebileceğimiz bir yere götürmesini söylüyoruz. Güzel bir kafeterya buluyor. Onu da davet ediyoruz ama gelmiyor. Bir saat sonra, aynı yerde buluşmak üzere ayrılıyoruz. 200 Metrelik bir cadde. Dışarıda ki masalardan birine oturuyor, bir şeyler yiyor, Angkor birası ile serinliyoruz. Şehirde her şeyin, her yerin adı “Angkor” ile başlıyor. Angkor eczanesi, Angkor Optik, Angkor oteli, Angkor pub. Angkor, Khmer dilinde şehir demekmiş.

 

Cambodia (22)

 

Kahvelerimizi içtikten sonra, buluşma yerine geliyoruz. Geliyoruz, gelmesine de, bizim tuk tukçu ortalarda yok. Her yeri arıyoruz, gerçekten adam sırra kadem basmış. Tuk tukun koltuğunun altına koyduğumuz pazardan aldığımız ıvır zıvır torbası da onunla beraber uçmuş. Polis, bu tip hırsızlıklarla çok karşılaştığından olsa gerek, her şoföre, üzerinde büyük numaraları olan, yelek giymeyi zorunlu kılmış. Elbette, bu yelekten bizim kaçak tuk tukçuda da vardı. Bende de adamın sırt numarası ile birlikte çektiğim fotoğrafı var. Oturduğumuz kafenin garsonu, polise gidin 15 Dakikada bulurlar diyor. Giden torbanın içinde önemli bir şey olmadığı için boş verip, yeni bir tuk tuk kiralıyoruz. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Önce aynı pazara tekrar gidip, aynı şeyleri tekrar satın alıyoruz. Pazardan sonra, 1997 Yılından beri bu şehirde bulunan bir Türk okulunu dışarıdan görmeye gidiyoruz. Türkiye’de “İmam” adıyla ünlenmiş, ABD’de yaşayan, emekli (!) bir vaizin açtığı ünlü bir cemaat okulu. Şöyle bir bakıp geçiyoruz.

 

Cambodia (20)
Siem Reap, artan turist sayısıyla, yeni oteller yapmaya başlamış. Tabii bütün akbabalar, bir şey kapabilir miyim arayışında. Birçok 5 Yıldızlı otel inşaatı var. Şehrin ortasından geçen ana caddede, sağlı sollu bir sürü yeni otel açılmış, açılıyor. Bir alışveriş merkezi ve el sanatları atölyesi ziyaret ediyoruz. Hayranlıkla, Buda heykelciklerinin, takıların, hediyelik eşyaların yapılışlarını izliyoruz. Çalışanlar, gayet güler yüzle “susu dai” merhaba diyerek karşılıyorlar, ziyaret ettiğimiz için “Akun” yani, teşekkürler diyerek uğurluyorlar. Fazla kalabalık yok, rahat rahat dolaşıyoruz. Arka sokaklarda, bir hediyelik eşya dükkânının içinde, cam ile ayrılmış bir bölümde, değerli taşlar satıldığını görüyor içeri dalıyoruz. Satıcı, yakut (Ruby) var diyor. Arkadaşım, taşlardan iyi anlıyormuş, bakalım diyor, Avrupa’da uzun yıllar yaşadığı için fiyatlardan da haberi var.

 

CAMBODIA-5-(218)a

Bu yakut konusu nereden çıktı diye düşünebilirsiniz ama güney doğu Asya ve Hindistan, yakutun ana vatanı. Elmastan sonraki en sert değerli taş. Kırmızının en güzeli, birkaç taş çıkarıyor ve fındık büyüklüğünde olan bir tanesini amyant levha üstüne koyarak, şaloma ile ısıtmaya başlıyor. Kor ateş olana kadar ısıtılıyor. Cam olsa parçalanacak, mika olsa yanacak ama kor ateş haline gelen taşa hiçbir şey olmuyor. Soğuduğunda da aynı şekilde pırıl pırıl parlıyor. Arkadaşım, daha sonra saatçilerin kullandığı lup ile içini inceliyor ve almaya karar veriyor. Dışarı çıktığımızda Avrupa’daki fiyatının onda birine aldığını ve iyi bir alış veriş yaptığını söylüyor, keyifle yola koyuluyor.

 

Cambodia (23)

Yavaş yavaş akşam olmaya başlıyor. Tuk tukçumuza bizi, merkezde ki en hareketli caddeye götürmesini, ondan sonra işinin biteceğini söylüyoruz. Cadde yükünü almış, % 80 i turist, cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Tayland’da ki gibi pespayelik yok. Sadece caddeyi arşınlayan birkaç hayat kadını göze çarpıyor. Kafelerden birinde, buz gibi bira, patates kızartması ve Yunan salatası ile akşam yemeği derdinden kurtuluyoruz. Hiç acele etmeden, yemeğimizi yiyip, her tatil yöresinde olduğu gibi, burada da akşamları kurulan seyyar pazarın, satıcıların arasına dalıyoruz. Pirince yazı yazan, şişeden cin çıkaran, ağzıyla kuş tutanları (!)ve muhtelif zanaatkârları izliyor, hatıra eşyaları alıyoruz. Meyve satan bir seyyar satıcının tezgâhında, kesilmiş karpuzları, önce tuza, sonra da bibere bulayarak yiyenler ilgimizi çekiyor. Bu tadı hala denemedim ama merak etmiyor da değilim. Çatılarda kullanılan, oluklu bir sacın üzerine dizilmiş ve kırmızıbiber serpilmiş salyangoz satıcıları, çeşit çeşit böcek satanlar, midelerimizi huzursuz etse de, bize çok değişik gelen renkli görüntüler sunuyor.

 

Cambodia (38)

Bütün bir günün yorgunluğu ile yataklarımızı özler hale gelince, hemen bir tuk tuka atlayıp otelimize dönüyoruz. Uçağımız, ertesi gün öğle saatlerinde. Yine Bangkok Airways ile önce Bangkok’a, sonra da THY ile İstanbul’a döneceğiz. Sabah, son bir kez, otelden fazla uzaklaşmadan, birkaç arka sokağı gezip, havaalanı yoluna düşüyoruz. İşlemler bitip, polisten geçeceğimiz sırada, biletlerimizi kontrol eden bir bayan, çıkış parasını ödediniz mi? Diye soruyor. Ne çıkışı, ne parası? Diye sormanın bir anlamı yok. Eliyle bir gişeyi gösteriyor. Geri dönüp, ödemeyi yapıyoruz. Kamboçya’ya giriş 25.-, çıkış 50.-Dolar.

 

Cambodia (43) Cambodia (42)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Khmer halkının, acılı ve kavruk kalmış yüzlerini geride bırakırken, çok yakın bir zaman önce yaşanan İç savaşın ve kabul edilemez soykırımın yaralarını sarmaya çalışan Kamboçya, hala bir bardak suya ve bir parça sıcak ekmeğe hasret yaşamaya devam ediyor. Milyonlarca insan evinden, köyünden uzakta, göçebe hayatı yaşıyor. Halk ağır yaşam koşulları altında inim inim inlerken, bütün bu acıları yaşatan “Kızıl Khmer” üyeleri, bunak ve hasta Kral Sihanuk tarafından korunduğu için yargılanamıyor. Sosyal güvenlik hiç yok. Çocukluğunu yaşayamamış, küçücük kız çocukları fuhşa sürükleniyor. Neredeyse tüm devlet çalışanları, ikinci bir işte çalışmak zorundalar. Dilencilik, hırsızlık, fuhuş ve çocuk istismarı gibi, toplumun kanayan yaraları, artarak devam ediyor.
Güneşin batışı ile karanlıklara gömülen Kamboçya, sanki “Dünyanın her yerine daha uzak” bir görüntü sunuyor.

Kısacası, Khmer Krallığında, buzullarının erimesi, daha çok zaman alacakmış gibi görünüyor.

Gezenlere,

Gezmek isteyenlere,

Gezmesini bilenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

Cambodia (3)

 

Cambodia (4)

 

Cambodia (6)

 

Cambodia (9)

 

Cambodia (40)

 

Cambodia (28)

Sayfa başı

Kamboçya” için 2 yorum

  • 20 Ocak 2016 tarihinde, saat 17:59
    Permalink

    Hayalini bile kuramadığımız ülkeleri ayağımıza getiriyorsunuz. Detaylı ve sürükleyici anlatımınız için teşekkür ederim. Siz çok gezin e mi?

    Yanıtla
  • 21 Mayıs 2016 tarihinde, saat 21:49
    Permalink

    ayrintili ve coooook guzel bir yazi eline saglik

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir