Hırvatistan

Nikola Tesla’nın Hırvatistan’ı

 

Dünyanın bir başka köşesinden, bu kez sıcak bir Akdeniz ülkesinden merhaba.

“Elektro tanrı” olarak anılan, alternatif akımın mucidi ve tarihe en çok patent almış bilim adamı olarak geçen ünlü elektro fizikçi Nikola Tesla’nın ülkesine gitmeye hazırlanmak, üstelik bu hazırlıklar sırasında Marco Polo’nun da Hırvat olduğunu öğrenmek çok hoşuma gitmişti. Kravatı bulan bir ulusun, bu güler yüzlü insanların ülkesi ile ilgili gördüğüm fotoğraflar ve videolara okuduklarımız da eklenince, daha önce, sadece başkent Zagreb’ini gördüğüm bu ülkeye, bir an önce gitmemiz gerektiğine karar vermiştik.

 

(6)

 

Daha önce Hırvatistan’a gelmek için planlar yaptığımız 2010 yılında, İzlanda’da patlayan “Eyyafjallajökull” yanardağının faaliyete geçmesiyle, tüm Avrupa’nın hava trafiği alt üst olmuş, biz de havaalanından geri dönmek zorunda kalmıştık.Her zaman olduğu gibi, aylar öncesinden hazırlıklar yapılmış, oteller ayarlanmış, minibüs kiralanmış, dersler çalışılmış, yol planları yapılmış, görülmesi gereken yerler listelenmiş bir durumda. Yani eskilerin dediği gibi, otuz iki kısım tekmili birden Zagreb Havaalanına iniyoruz. Ülkeye giriş işlemleri çabuk bitiyor. Hırvatistan’a giriş için Schengen vizesi gerekiyor. Pasaport kontrolünden geçiyoruz ve Kiraladığımız aracı almak üzere havaalanının içinde bulunan ve en büyük kiralama şirketlerinde biri olarak bildiğimiz “Avis” ofisine gidiyoruz.

 

(1) aa

 

Görevli genç, uykudan yeni uyanmış olmanın verdiği mahmurlukla karşılıyor bizi. Bu arada saat 15.30. Kiralama belgelerini veriyoruz. Beyaz kâğıtları ilk defa görmüş gibi uzun uzun, iki dakikaya yakın bir süre bakıyor. Kafasını kaldırıyor, bize bakıyor, bilgisayarına dönüyor, tekrar kâğıtlara bakıyor, bakıyor…bakıyor. Sonra bana dönüp “No car” diyor! Araba yok. Nasıl olmaz diyorum, tekrarlıyor “No car”. Herhangi bir açıklama, neden gösterme gibi şeyler de yok. Sadece “Araba yok”… Sinirler geriliyor. Gitmemiz gereken yüz elli kilometre yolumuz var. İlk gece otelimiz Plitvice Jezera’da.

 

(10)

 

Uzatmayayım, elinden zorla, “Avis” başlıklı kâğıda yazılmış ve araç olmadığını belirten imzalı, mühürlü yazıyı alıyoruz. Acısını İstanbul’da çıkartacağız. (Bir sonraki kiralama Yüzde yirmi beş indirimli oldu ama biz Avis’i sildik defterden.) Hemen yan tarafta yana yakıla müşteri bekleyen bir sürü kiralama firması var. İki dükkân ötede, yine ünlü bir firmadan, üstelik Avis’ten kırk Euro daha ucuza kiralıyoruz. Yarım saat sonra da minibüsümüze navigasyon aletimiz takılmış olarak yola koyuluyoruz.
Pırıl pırıl güneşli bir Zagreb karşılıyor bizi. Sakin, huzurlu, trafiği olmayan yollardan geçerek, yönümüzü güneye, Plitvice Jezera’ya çeviriyoruz. Jezera, Hırvatçada göl demek. Yani, Plitvice Göllerine gidiyoruz. Hiç acele etmeden yavaş yavaş, etrafı seyrederek doğanın güzelliklerinin tadını çıkararak Plitvice Jezera’da ki aynı isimli otelimize geliyoruz. Nisan ayında olduğumuzdan olmalı, yollar o kadar sakin ki, araba kullanmak bir zevk. Henüz turistler gelmediğinden, gittiğimiz her yerde hem rağbet, hem de huzur bulabiliyoruz.

 

(8)

 

Ülkenin nüfusu dört buçuk milyon. Bunun yaklaşık bir milyonu Zagreb’te yaşıyor. Geriye kalan üç buçuk milyonu ülkeye dağıtınca, ortaya, böyle huzurlu yollar, sakin şehirler ve sinirleri alınmış insanlar çıkıyor. Örneğin, Dubrovnik’in elli Bin, Split’in nüfusu ise, yüz doksan beş bin kişi.

Ormanın kalbindeki, yeşillikler içinde kaybolmuş otelimize yerleşip, akşam yemeği için aşağı iniyoruz. Ve güzel bir Hırvat şarabı ile açılışı yapıyoruz. Otelin Restaurantı kapanıncaya kadar sohbet edip, yarın göreceklerimizin merakı ile uykuya dalıyoruz.

 

(5)

 

Plitvice Jezera milli Parkı’nın, insanda uyandırdığı ilk etki, “Cennete geldim galiba “ diye düşündürüyor insanı. Göller, akarsular, şelaleler, çağlayanlar, yeşil, turkuaz ve doğanın bin bir rengi. Otelden kısa bir yürüyüşle, milli parkın giriş kapısına geliyoruz. Giriş ücreti 110.- Kuna. (1.-€ = 7.- Kuna) Yaklaşık 15-16- €. Ahşap gişelerden biletimizi alıp, tertemiz bir yürüyüş yolundan aşağı doğru iniyoruz. Üç yüz metre sonra önümüzü, büyükçe bir göl kesiyor. Karşı kıyıya, oradan da, şelalelerin olduğu, gölün öbür ucuna teknelerle taşınıyorsunuz. Gayet organize ve ciddiyetle işini yapan görevliler dikkatimizi çekiyor. Tekneler, sal’dan biraz daha iyi göl taşıtları. Yirmi beş yaşlarındaki görevlinin tavrı dikkat çekici. Tekne, İskeleye yanaştığında bir ip ile tekneyi bağlıyor ve insanların iniş yolunda ki, ucu kancalı ipi kenara kaldırıyor. Teknenin motoru yok. Çelik bir halat üstünde sessiz, sedasız, kendi kendine gidip, geliyor. Ama gözünde güneş gözlüğü, gayet ciddi bir surat, üniforması “kaptan-ı derya”, tavırlar ise oramiral gibi.

 

(4)

 

Teknelerden sonra, parkı dolaşmak, bacaklarınızda ki kuvvete kalmış. Her noktası ayrı güzel. Toplam iki yüz altmış beş kilometrekarelik bir alanı kaplıyor bu Plitvice Jezera milli parkı. Göl, şelale ve yeşil görmekten bıkana kadar yürüyoruz. Küçük parkurun bitiminde ki kafeteryada su ve kahve ihtiyacımızı karşılıyoruz. Yürüdükçe hayranlığımız artıyor. Hava oldukça kapalı. Arada bir yağmur atıştırıyor. Yağmurluklarımızı giyiyoruz. Temiz hava genzimizi yakıyor. Her yer tertemiz, bakımlı ve
doğal. En önemlisi de sıkı bir şekilde korunuyor. Yerde bir kibrit çöpü görmek mümkün değil. Etrafımız, ormanlarla kaplı tepelerle çevrili. Yeşilin bin bir tonu sizi sarıyor.

 

(3)

 

On altı gölü var bu milli parkın. Göller, şelâlelerle birbirine bağlanıyor. Su kanallarının üstlerine, insanların rahat yürümeleri için tahtadan yürüyüş yolları yapılmış. 1949 yılında, Hırvatistan’ın ilk milli parkı ilan edilen, Plitvice’de herkesin gücüne göre yürüyüş yapabileceği parkurlar düzenlenmiş. Parktan bir saatte çıkabileceğiniz gibi, on saatlik yürüyüş yolları da düşünülmüş ve işaretlenmiş. Temiz havası ile adeta bir oksijen deposu. Parkın tanıtım broşürlerinde yazan, ayı, geyik, tavşan, vaşak gibi hayvanlarla karşılaşmadık ama eğer buralarda yaşıyorlarsa çok akıllı hayvanlarmış demek geçiyor içimden. Oldukça zengin bir florası var parkın. Yetmiş beşi buraya özel olmak üzere, toplam bin üç yüz civarında bitki çeşidini barındırıyor. Sadece, saptanabilen orkide, elli beş çeşit. Sekiz Kilometrelik bir alana yayılmış bu on altı gölün, baştaki ile sondaki arasındaki yükseklik farkı yüz otuz beş metre.

 

(7)

 

Turkuaz rengine adını veren bir ülkenin vatandaşı olarak, Akdeniz sahillerimizde ki turkuaz rengin hakkını teslim ederek söylemeliyim ki, bu göllerin turkuazı bir başka. Suda bulunan farklı mineral katmanlarından etkilendiği söylenen ve yılda birkaç kez renk değiştiren bu gölleri görmek için bile buraya gelmeli demekten kendimi alamıyorum.Patika yollarında, ahşap köprülerinde, tepelerinde, göl kenarlarında ve çağlayanların etrafında ne kadar yürüdüğümüzü, kaç kare fotoğraf çektiğimi bilmiyorum. Ama öğleden sonrayı bulduğumuzda, ayaklarımızda ki yorgunluk, bu kadar yeter deyince parktan ayrılıyoruz. Oldukça yorgun bir halde otele dönüyoruz. Biraz dinlenip, enerji topladıktan sonra, yeşile doymuş, ruhumuz bile yıkanmış bir halde Plitvice’ye veda edip, yola koyuluyoruz.

 

h101-(3)

 

Hava epeyce serin. Utanmasak üşüdük diyeceğiz. Yine, aylardan baharın en güzel ayı nisan. Bu günkü hedefimiz, Adriyatik kıyısında olan Sîbenik şehri. Bu güzel şehir, iki yüz kırk kilometre daha güneyde ve tabii ki daha sıcak olmasını umuyoruz. Beş bin sekiz yüz otuz beş kilometre sahil şeridi olan Hırvatistan’ın en güzel şehirlerinden biri Sibenik. Zadar’a kadar denizi görmeden içerlerden geçen yol, Zadar’dan sonra ise sahile iniyor ve dantel gibi işlenmiş, Adriyatik sahillerinden devam ediyor. Yol boyunca Dalmaçya’nın ve yolculuğumuzun tadını çıkartıyor, bütün gün durmadan yağan yağmurla Sîbenik’e giriyoruz.

 

h101-(2)

 

Otelimizi buluyor, eşyalarımızı bıraktıktan sonra, hemen dışarı atıyoruz kendimizi. Orta çağdan kalmış, dar sokakları ve taş yapıları, kiliseleri, meydanları ile şirin bir kent burası. Yağmur şiddetini arttırıyor. Daha fazla ıslanmamak için bulduğumuz ilk lokantaya giriyoruz. Bir pizzacı. Adı “Pizeria Zora”. Pizzalarımızı, kırmızı Hırvat şarabı ile süslüyoruz. Yağmur biraz azalıyor. Garsonumuz, orta Dalmaçya’nın merkezi konumunda olan Sîbenik kentinin nüfusunu yüz bin olarak söylüyor. Dışarı çıkıyor, dar sokaklarda gezinip, gece fotoğrafları çekerek, çevresinde yetmiş iki değişik mesleği anlatan insan figürleriyle süslü, Sweti Jakov katedralini şöyle bir görüp, sabah tekrar gelmek üzere, otelimize dönüyoruz.

 

h101-(11)

 

Sabah, kahvaltı faslını kısa tutup, yine şehrin sokaklarına atıyoruz kendimizi. Hırvatların Jadran dedikleri, Adriyatik denizinin karşı yakasında ki İtalya’dan fazlasıyla etkilenen kültür ve mimari, burada kendini iyice belli ediyor. Sibenik’in, Sveti Mihovil kalesine çıkıp, giriş için otuz kuna ödeyerek, tepeden, şehrin alaturka kiremit kaplı evlerini ve Adriyatik denizi ile birlikte Adaları seyrediyoruz. Dar ve dolambaçlı sokaklarda kaybolmak, güzel kahveler içmek, kafeteryalarda oturup gelen geçeni izlemek ne kadar keyif veriyor anlatamam.

 

-HIRVATISTAN-(204)

 

Yaklaşık bin iki yüz adası var Hırvatistan’ın. Kıyı şeridi oya gibi. Yeşil ve mavinin en güzeli okşuyor gözlerinizi. Birçok Avrupa ülkesinden daha ucuz olduğu için, oldukça turist çekiyor. Almanların arka bahçesi gibi! İtalya’nın birçok şehrinden, Split’e ve Dubrovnik’e feribot seferleri var. Akın akın İtalyan geliyor ve ucuz tatil yapıyorlar. İtalya’da bir hafta tatil için harcanacak para ile Hırvatistan’da iki hafta, Arnavutluk’ta üç hafta tatil yaptıklarını daha önceden biliyordum.

 

h101-(17)

 

Sibenik’i bitirip, öğleden sonra yola çıkıyoruz. Yolumuzun üstünde, bir başka cennet köşe, Krka milli parkı var. Krka, Plitvice gibi göller ve şelalelerle bezenmiş, Hırvatistan’ın sekiz milli parkından biri. Önce bu milli parkı gezip, sonra Trogir şehrine gideceğiz.

 

h101-(13)

 

Krka; yüz dokuz kilometre karelik bir alana yayılmış. Adını, Slovenya’dan çıkıp, bütün Hırvatistan’ı kat ederek Adriyatik denizine dökülen ve tabii ki parkın içinden geçen Krka nehrinden almış. Krka milli parkında, sekiz yüz altmış türde bitki, on sekiz çeşit tatlı su balığının yanı sıra, ondan fazlası yarasa olmak üzere, iki yüz yirmi iki çeşit kuş türü tespit edilmiş. Parkın içinde bulunan, XIV.Yüzyılda yapılmış, Krka manastırı ve Visovac manastırı ziyaretçi akınına uğruyor. Manastırda görevli birçok rahibeyi günün her saati dışarılarda görmek mümkün! Ağaç gölgelerinde oturup, dışarıdaki hayatı yakalamaya çalışıyorlar.

 

-HIRVATISTAN-(127)

 

Ahşap yürüyüş yolları, gürül gürül akan şelaleler, dev çınar ve kestane ağaçları görüyoruz. Kalabalık, akın akın geziyor. Büyük Stradinski şelalesine nazır bir kafeteryada oturup buz gibi Karlovacko biralar tüketiyoruz. Gözlerim, mangal yakanları, piknikçileri, pijama ya da eşofmanla yer yaygılarına uzanmış, teybini sonuna kadar açmış insanları arıyor ama bulamıyor. Bu gürül gürül akan şelaleler, doğu Karadeniz’de kurutulan dereleri, sözde elektrik uğruna katledilen doğayı hatırlatıyor bize. Tabii, bütün bunlar içimizin bir kez daha sıkılmasına ve bazı kulakların çınlamasına neden oluyor.

 

(1) aaaa

 

Miljacka, Krcic, Monojlovac, Roski Slap, Skradinski Buk şelaleri, otantik giysilerle gösteri yapan Hırvat kızları, mini etnografya müzesinden sonra, şelâlelere baka baka içilen Karlovacko birası ile akşam nasıl oldu anlayamıyoruz. Özellikle yan masamızda oturan, ortalama yaşları yetmiş civarında olan yaşlı, 6 kişilik grubun söylediği, bir çeşit ilahi olan Dalmaçya’ya ait “Klapa” denilen şarkıları dinleyerek çok keyifli dakikalar geçiriyoruz. Keşke sizlere de bu klapa’lardan bir tanesini dinletebilseydim.

 

-HIRVATISTAN-(152)

 

Seksen Kuna (On bir Euro ) Ödeyerek girdiğimiz Krka’dan ayrılmak üzere, sürekli link seferi yapan servis otobüsü ile giriş kapısına geliyoruz. Yol o kadar dar ki, kıvrıla kıvrıla ormanların içinden göllere iniyor. Oldukça dik ve uçurum gibi olan yolun geçtiği yamaçlar, bir kadını çok korkutuyor ve dayanamayarak inip yürümeye başlıyor. Gerçekten, yol o kadar dar ki, korkulmayacak gibi değil. Parkın çıkışındaki otoparktan aracımızı alıp, Kulağımızda kalan Dalmaçya şarkıları ile yola koyuluyoruz.

 

h101-(10)

 

Saatte ortalama altmış kilometre hızla, on üç bin beş yüz nüfuslu Trogir şehrine giriyor ve önceden rezervasyon yaptığımız, Hotel Jadran’a geliyoruz. Oteli kırk-kırk beş yaşlarında bir hanım ve oğlu birlikte işletiyorlar. Uzun yıllar Avustralya’da yaşadıktan sonra, ülkesine geri dönüp bu oteli açmış. Bizce de çok doğru bir iş yapmış. 2013 yılında Avrupa birliğine de giren, Hırvatistan’ın geleceği oldukça parlak görünüyor. Savaşın yaraları neredeyse kapanmak üzere. Turizm, itici güç ve bunun farkındalar. İtalya’yı örnek aldıklarını, sadece kum, deniz ve güneşle bu işin gitmeyeceğinin bilincindeler. Ufak tefek hediyelik eşyaları bile gayet özenle ve zevkle hazırlanmış. Birçok ülkede olduğu gibi Çin mallarına teslim olmamışlar. Aydınlık yüzlü, bu güney Slavları olarak adlandırılan Hırvat halkını iyi ve güzel bir gelecek beklediğinden hiç şüphem yok.
Trogir’de dolaştıkça, kendimizi İtalya’da sanıyoruz. Diğer bir adı da “Taş Güzeli” olan Trogir, çok zengin bir tarihe sahip. Sadece Hırvatistan’ın değil, tüm orta Avrupa’nın en iyi korunmuş gotik yapılarını barındırıyor. Çok güzel bir kalesi var. Otuz Kuna’ya girilen kaleden, şehri ve denizi seyretmek çok keyifli. Şehrin en ünlü yapısı St. Lawrence katedrali. Tabii St. Nikolas Benedicten manastırı, büyük ve küçük Cipiko sarayları görülmeye değer yerler. Trogir’de dolaştıkça, kendimizi güney İtalya’da sanıyoruz. Taş binaların içindeki barları, şirin hediyelik eşya dükkânları, sokak lambaları, tabelalara boğulmamış taş sokaklar nasıl anlatılır bilemiyorum.

 

h101-(16)

 

Yavaş yavaş akşam iniyor Trogir’in taş sokaklarına. İnsanlar evlerine çekilirken, hafiften bir yağmur başlıyor. Bir bara atıyoruz kendimizi. Barmen, sohbetimiz sırasında Türk olduğumuzu öğrenince, yan sokaktaki dondurmacının da Türk olduğunu söylüyor. Birer kadeh, İtalyanların grappasına benzer, muscat üzümünden yapılmış, sapsarı boğma “rakiya” nın tadına bakıp, çıkışta doğru dondurmacıya gidiyoruz.

Dondurmacının adı, Orhan, yirmi yıldır burada yaşıyormuş. Çocukları burada büyümüş. Aslen Makedonya-Üsküp kökenli ama onlar İstanbul’dan göçmüşler buraya. Sokakların neden boşaldığını soruyorum. “Ağabey, TV de “Ezel dizisi var, herkes bayılıyor” diyor. Başrol oyuncularını herkes tanıyor, sehpanın üzerindeki dergiyi gösteriyor, kapakta Kenan İmirzalıoğlu ve Cansu Dere var. Altı, Türk yapımı dizi oynuyor Hırvatistan ve Bosna Hersek’te. Diziler, Hırvatların, Türkiye’ye ilgisini oldukça arttırmış gibi görünüyor. Dondurmacı Orhan ile vedalaşıp, Otele dönüyor ve günü bitiriyoruz.

 

-HIRVATISTAN-(138)

 

Ertesi gün gri ve karanlık bir havaya uyanıyoruz. Yirmi yedi kilometre uzaktaki, Hırvatistan’ın önemli şehirlerinden biri olan Split’e gidip otuzar Kuna vererek, lavanta kokulu ada olarak anılan Hvar adasına geçeceğiz. Yola çıkışımızın beşinci dakikası yağmur başlıyor. İskeleye geldiğimizde feribotun saat 13.00 te gidip, 16.00 da geri geldiğini görüyoruz. Üstelik kişi başı kırk yedi Kuna, araç üç yüz on sekiz Kuna (Kırk beş Euro). Vazgeçiyoruz adaya geçmekten.

 

h101-(24)

 

Split, Bakımlı ve tertemiz bir şehir. Tipik bir Akdeniz kenti. Sahil boyu uzanan palmiyeli caddesi, Marmaris’i hatırlatıyor. Küçük bir meydanda kocaman bir aziz heykeli çıkıyor karşımıza. İnsanlar, heykelin ayak başparmağına dokunarak dilek tutuyorlar. Sibenik ve Trogir’den sonra farklı bir özellik göremiyorsunuz bu şehirde. On Kuna’ya girilen ve şehir terası görevini gören bir de kalesi var. Akşama kadar şehri turlayıp, yağmurla birlikte gecelemeyi yapacağımız Trogir’e dönüyoruz. Otelde biraz dinlendikten sonra, akşam yemeği için Trogir’in merkezine gidip, hızlanan yağmurdan kaçarak, bir restauranta kapağı zor atıyoruz. İlginç bir restaurant. İlginçliği mekândan kaynaklanmıyor. Çalışanları ve işleticileri ilginç! Hani ”Addams Ailesi” isimli ünlü bir film vardır. Korkunç ve ucube insanlardan oluşan bir ailenin başından geçen komik olayların anlatıldığı bir diziydi, sonradan filmi de yapıldı. Evet, işte o aile çalıştırıyor bu lokantayı. Yediğimiz her şey nefisti.

 

-HIRVATISTAN-(141)

 

Gülmekten yorgun düşecek kadar eğlenip, Otele dönüyoruz. Yol üstünde bulunan akıl hastanesinin, vücut sağlığı yerinde birkaç hastası, Bahçe parmaklılıklarının arasından, karanlıkta bize laf atıyor, sigara istiyorlar. Aramızda sigara içen olmadığı için, çekinerek birkaç Kuna veriyor ve kurtuluyoruz. Bu gün de bitiyor. Yarın Dubrovnik’e gidiyoruz.

Yol boyunca, oya gibi Dalmaçya sahilleri büyülüyor bizi. Çevre güzelliğinden, hızımızı elli kilometrenin üstüne çıkaramıyoruz. Dubrovnik’e, yeni, modern tasarımlı bir köprüden giriyorsunuz. Şehirlerin giriş kapıları ne kadar önemlidir bilirsiniz. Buralarda, bizdeki gibi sanayi sitelerinin veya tamirhanelerin arasından girmiyorsunuz şehirlere.

 

h101-(15)

 

İlk izlenim, o şehri sevip, sevmemenizde ne kadar önemlidir değil mi? Toz toprak içinde, tamirhanelerin arasından geçerek girilen bir şehir, ağzıyla kuş tutsa, oyuna bir sıfır yenik başlıyor demektir. Birçok kişi, köprüden geçmeden önce yapılmış seyir yerinde durup, köprüyü seyrediyor, fotoğraf çekiyor.

Latince adı Ragusa olan Dubrovnik, Hırvatistan’ın en güzel sahil şehirlerinin başında geliyor. Tarihi dokusunu hiç kaybetmeden, günümüze kadar gelen şehir, savaşın yaralarını da kısa zamanda sararak ayrı bir başarıya imza atmış. Restorasyon ödülü almış ve Unesco’nun, dünya kültür mirası listesine girmeyi de fazlasıyla hak etmiş. Bir müze kent burası. Etrafı surlarla çevrili eski şehre (Stara Grad) girişteki, yaya yolu, portakal ağaçlarıyla süslü hendeği, Kalesi, surları ve taş sokakları, uyanıkken rüya görmek gibi. Bu tarihi şehirde, halâ insanların yaşıyor olması, camlardan sarkan çamaşırlar, Yaşlı insanları, cıvıl cıvıl çocukları, bizim gibi turistler için bulunmaz bir hazine. Surlardan içeri Stara Grad’a girdiğinizde, sizi, büyük daire şeklinde, insan başı figürleriyle süslü, beş yüz yıllık Onofrio çeşmesi karşılıyor. Ana cadde olan Stradun’un iki yanındaki taş yapılar, sadece camlarına yazabildikleri isimleri ile küçücük vitrinli dükkânlar, caddenin diğer ucundaki St. Vlaho kilisesi ve hemen önündeki meydana hükmeden Fransız şövalyesi Orlando’nun heykeli, Fransisken Manastırı, tarihi liman, Rector Sarayı, Sponza Sarayı, İvan Grundulic Meydanı ilk bakışta dikkat çeken güzellikler.

 

h101-(20)

 

Avrupa’nın en eski eczanesi olduğu söylenen eczanesini de barındırıyor bu eski şehir. İçeri giriyoruz ama görevliler fotoğraf çekmemize izin vermiyor. Ama fotoğraf konusunda hiç söz dinleme alışkanlığımız yok. Sağlıklarına düşkün olarak adlandırılan Dubrovnik halkı, kente gelen yabancıları, surların dışında iki haftaya kadar uzayabilen sürelerde karantinada tuttukları olurmuş.
Şehri çevreleyen ve porporela denilen, iki kilometre uzunluğundaki surların üstünden çevreyi gözlemlemek iki saatinizi alıyor ama gözünüz, gönlünüz açılıyor. Yer yer denize açılan kapılardan, adalara kalkan teknelere ulaşmak mümkün. En çok Elaphiti adaları rağbet görüyor. Yürüye yürüye, bütün eski şehrin altını üstüne getiriyoruz. Yürüyecek hâl kalmayınca, şehrin girişinde bulunan ve kaleye bakan restaurantta ödüllendiriyoruz kendimizi. Deniz ürünleri ile güzel bir akşam yemeği yiyor, turistik olmasına rağmen, kazıklanmadan (Kişi başı iki yüz otuz Kuna, yaklaşık yetmiş Türk Lirası) Asmalımescit fiyatlarıyla hesabı ödeyip, otelimize dönüyoruz. Adını ünlü Vis adasından alan otelimizin internetinden haberleşme ihtiyacımızı giderip, günü bitiriyoruz. Dubrovnik’in en büyük otellerinden birisi de, bir Türk yatırımı, olan Rixos Libertas oteli.

 

-HIRVATISTAN-(356)

 

Sabah, sıcak ve güneşli bir güne uyanıyoruz. Güneşin verdiği neşe ile kahvaltımızı yapıp, sabah kahvelerini içmek için, eski Dubrovnik’in öbür ucunda ki bir kafeteryaya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Otopark sorun olduğu için, Arabamızı almayıp, otobüs ile iniyoruz. Turistler ve kendini İtalyan sanan Hırvatların arasında, akşama kadar girip çıkmadığımız sokak, Kilise, şapel, sinagog, yokuş, iniş bırakmıyoruz. Sinagog’da, engizisyon döneminde İspanya’dan sınır dışı edilen Yahudileri kabul eden tek milletin Osmanlı olmadığını, Dubrovnik Cumhuriyeti’nin de kapılarını açtığını öğreniyoruz. Çoğunluğunu Katolik nüfusun oluşturduğu Dubrovnik’te, halen önemli bir Yahudi cemaati yaşıyor. Bu şartlarda Dubrovnik farklı kültürlerin her gün birbirleriyle karşılaştığı eşsiz bir ‘’açık şehir’’ haline gelmiş.

 

Omorfio-HIRVATİSTAN

 

Ünlü düşünür Bernard Shaw’ın “Bu dünyada cenneti görmeyi hayal edenler, Dubrovnik’e gitmeli” sözü hiçte abartılı gelmiyor artık. Gerçekten çok güzel bir şehir Dubrovnik. 1991 Yılında ki savaşta oldukça hasar gören şehir, neredeyse komple yenilenmiş. UNESCO da, hakkını teslim edip, dünya kültür mirası şehirleri listesine eklemiş. Her köşesi tarih kokan, bu küçük ama şirin Akdeniz kenti, altın çağını XV ve XVI. Yüzyıllarda yaşamış. Surlar XIII. Yüzyılda Floransalı mimar Bartholomeo tarafından yapılmaya başlanıp, 1460 Yılında bitirilmiş. Şehrin uğradığı tüm saldırıları, kuşatmaları başarıyla atlatmış. Surlardan dışarı çıkılabilen ve adları Pile, Place, Pescarija ve Ponta olan dört kapısı var.

 

h101-(18)

 

Güneşi batırdıktan sonra, çıkmaz bir sokakta bulduğumuz şirin pizzacıda Hırvat şarabı ile Pizzalarımızı yiyip, kahvelerimizi içtikten sonra otelimize dönüyoruz. Yarın yine yollarda olacak ve hepimizin merak ettiği, Bosna-Hersek’e geçip, bir başka müze kent olan Mostar’a gideceğiz.
Sabah 9.00 da yola koyuluyoruz. Önce güneye, Karadağ (Montenegro) yönüne gidip, oradan Bosna’ya ayrılan yola gireceğiz. Temiz cadde ve sokakları, güler yüzlü insanları, tarihi, koyu yeşil tahta panjurlu taş yapılarıyla gönlümüzde ve aklımızda hep kalacağını düşünerek bir daha gelebilmek umuduyla ayrılıyoruz Dubrovnik’ten. Güneye giden yol, önce şehrin arkasını yasladığı dağa tırmanıyor. Tırmandıkça, manzara büyüleyici bir hâl alıyor. Hemen duruyoruz ve dakikalarca manzaranın tadını çıkartıyoruz. Aynı tepede, teleferikle çıkılan bir de seyir terası var. Yol, doyulmaz manzaralar sunuyor bizlere. Zümrüt yeşili ormanlar arasından kıvrıla kıvrıla giden yol ve hemen yanımızda akan Neretva nehri sık sık durmamıza neden oluyor. Verdiğimiz sık molalara rağmen, öğleden sonra bir başka yazının konusu olacak Mostar’a varıyoruz.

 

-DSC_1325

 

Değerli okurlar, ne yapıp, edip bir gün yolunuzu mutlaka Hırvatistan’dan geçirin! Asla pişman olmayacağınız bir ülke ve asil insanlarla karşılaşacaksınız. Göreceğiniz doğa harikaları da cabası…!

Bir başka ülkede buluşmak dileğiyle,

Gezenlere,

Gezmek isteyenlere,

Gezmesini bilenlere, bitmeyen yolculuklar diliyorum.

 

-DSC_1258

 

-DSC_1329

 

-DSC_1409

 

h101-(19)

 

 

Sayfa başı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir