HİNDİSTAN

“Hayal âleminde bir yolculuk”

Ünlü Amerikalı yazar Ray Bradbury “Dünyayı dolaşın. Görebileceğiniz bütün rüyaların en muhteşemi!” diyor. Gerçekten bir rüya âlemine gittim geldim sanki…  İşte size bu rüyayı anlatmaya çalışacağım.

Bir sabah kendini büyük bir böceğe dönüşmüş olarak bulan bir adamı anlatan, Franz Kafka’nın ünlü romanı Dönüşüm’ün başkarakteri olan Gregor Samsa’nın milyonlarcasının sokaklarında yaşamaya çalıştığı Hindistan rüyasını…

Uçağımız uluslararası Indra Gandi havaalanına doğru alçalmaya başladığında gün ağarıyordu. Yarı uykulu bir halde havaalanından dışarı çıktığımda köri kokulu bir sabaha gözlerimi açmış, neredeyse dünya nüfusunun dörtte birini barındıran bir ülkenin topraklarına ayak basmış oluyordum. İşte! Birçok olumsuz bilgi nedeniyle gelmeyi yıllardır ertelediğim ülkedeydim.

Hindistan; ilk bakışta şaşırtıcı bir çeşitlilik sunuyor insana. Hayvanlar, bitkiler, insanlar, dinler, tanrılar, mezhepler, gelenekler, ibadetler, etnik topluluklar ve diğer her şeyin çeşit zenginliğiyle adeta bir renk cümbüşü geliyor önünüze. Nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz.  Zaman zaman adeta Quentin Tarantino’nun film setinde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki; eğer Hindistan’da iseniz her şeye hazırlıklı olmalısınız ve şaşırma duygusunu derhal bir kenara bırakılmalısınız. Bir Hintlinin deyişiyle “Hindistan’da imkânsız imkânsızdır.” “Her şeyin mümkün olduğu yer”dir Hindistan. Her türlü irrasyonalite (akıldışılık) anlaşılmaz bir bilgelik ve huzur duygusu ile huşu içinde sunulur bu topraklarda.

Altı-yedi kişinin bindiği mopetler görebilirsiniz yollarda. Binmekten ziyade tünemiş demeliydim aslında. Her yere tüneyebilen bir vücut yapıları var.  Kafasını yolcu oturma yerine, gövdesini de seleye koyup, fizik kurallarını alt üst ederek uzun süre uyuyabilen rikşa (Rikshaw-Bisiklet taksi) sürücülerini görebilirsiniz.

Havaya, neme, kokulara alışmak ve diğer yol arkadaşlarımla buluşmak üzere bir süre daha havaalanında kalmak zorundayım. Saat sabahın beşi o kadar işsiz güçsüz insan var ki ortalıkta nedensiz yere havaalanına gelmiş sadece kalabalık ediyorlar. Önce biraz para bozduruyor sonra da bozdurduğum para ile kahve alıp bir kenara çekiliyor ve gelen geçeni seyretmeye koyuluyorum. Bir süre sonra yol arkadaşlarımla buluşup, Jaipur şehrine gitmek üzere yola koyuluyoruz. 260 kilometre yolu yaklaşık 6 saatte alıyoruz.

Yol boyunca guruplar halinde, ellerinde bayraklarıyla ve önden giden bir araçtan yayılan müzik eşliğinde yürüyen insanlar görüyoruz. Önce seçim olduğunu ve bir miting için yollara düştüklerini düşünüyoruz. Hayır, hedef seçim mitingi değil tanrılara adanmış bir yürüyüş olduğunu öğreniyoruz. Aç, susuz yollara düşüp, günlerce sürecek bir yolculuk bu! Kutsal bir amaçla yollara dökülüp Samsara’da (Yaşam döngüsü) iyi bir yer almaya çalışan çaresiz insanların yürüyüşü! Gece bastırdığında biri kapısını açarsa girip uyuyacaklar, biri yiyecek verirse doyacaklar ve nihayet 200 kilometreyi tamamladıklarında, ibadetinin gereğini yapıp hacı olacaklar… İşte sırf bu nedenle insanlar yürüyor, yürüyor…

Trafik, diğer birçok şeyde olduğu gibi İngiliz usulü! Yolda bir kahvaltı molası veriyoruz ve birkaç kişi hariç yine aç olarak yola koyuluyoruz.  Her yiyecek, içecek gördüğümde İstanbul’daki Hudut ve Sahiller Sağlık grup başkanlığındaki bayan doktorun uyarıları geliyor aklıma ve doğal olarak sofralara aç oturup aç kalkıyorum.

Dünyada birçok ülke gördüm. Her çeşit araç kullandım, otuz yıl karavan ile yolculuklara çıktım, her yerde araba kullanabileceğimi düşünürdüm. Düşünürdüm! Ancak bu düşünce Hindistan’a gelmeden önceydi. Hiçbir kuralın olmadığı, kaos ve anarşinin hüküm sürdüğü, “trafik kuralları” kelimesinin olmadığı bir ülke burası! Aynı anda, otobüs, tır, kamyon, kamyonet, triportör, mopet, rikşa, bisiklet, inek, domuz, köpek, fil, deve, eşek, at, maymun ve en tehlikelisi başıboş gezen insanları trafik denilen karmaşanın içinde görebilirsiniz. Hiç trafik polisi görmedim desem yeridir. Kaldırım, yaya geçidi, trafik kuralları gibi kelimelerin henüz keşfedilmediği bir ülke burası! Kamyonların arkasında, kocaman harflerle “Blow horn” korna çal yazısını gördüğümde bir anlam verememiştim ama herkesin sürekli korna çaldığını görünce işin aslını anladım. Evet, korna denilen aygıt Hintlileri hayata bağlayan aygıttı! Bizde en ağır küfür anlamına gelebilecek korna bağırtıları onlarda en ufak bir sinirlenmeye bile yol açmıyor. Sinirleri alınmış bir sükûnetle korna gürültüleri arasında yol alabiliyorlar.

Yaklaşık altı saat yolculuktan sonra Jaipur şehrinde otelimize yerleşiyoruz. Gece uçak, gündüz ise otobüs yolculuğu epeyce yorulmamıza neden oluyor. Ancak işimiz var! Maymunlu tapınak, Govind Devji tapınağı ve Birla Mandir tapınağı bizi bekliyor. Tozu toprağıyla, çöpleriyle, sokakta yaşayan insanlarıyla ve tüm o karmaşık­lığıyla hiç de temiz olmayan bir şehirdeyiz. Koku zaman zaman dayanılmaz olabiliyor. Yokluğun, fukaralığın hatta “hiç”liğin elle tutulur yoğunlukta olması içimizi sıkıyor, ruhumuzu daraltıyor.

200 bin mücevher işçisi olan ve bütün dünyaya işlenmiş mücevher satan Racastan eyaletinin başkenti Jaipur şehri henüz belediye hizmetleri ile tanışmamış. Çeşmelerinden suyunu içemediğimiz, diş fırçalarken şişe suyu kullandığımız Jaipur’un halkı çöplerin toplanmasını istemiyor” diye anlatıyor rehberimiz. Sokakta başıboş gezen inekler aç kalacak diye düşünüyorlar herhalde!

Bir şey! Evet, bir şey! Sanki bu ülkelerin elini ayağını tutuyor gibi geliyor bana. Sanki birileri ülkeleri; pis ülkeler, temiz ülkeler, uygar ülkeler, geri kalmış ülkeler diye işaretlemiş ve bu sınıflandırmanın dışına çıkılmasını istemiyorlar. Hindistan da bu ülkelerin başında geliyor.

Günü bu tapınakları gezerek bitireceğiz. Maymunlu tapınakta sürekli hareket halinde gezinen, atlayan, zıplayan maymunların arasında lağım suyu görünümündeki havuza giren kadınları izliyoruz. Serbest gezen sahipsiz olduğu izlenimi yaratan ineklere, boyalarla süslenmiş caddelerde gezinen fillere, kalabalık trafikte yolun kenarından giden ve odun taşıyan deve kervanlarına alışmaya çalışıyoruz.

İneklerin her yer ve şartta geçiş üstünlüğü var. Buna otobanlar da dahil. Bir süre inekleri izleyince sağa sola attıkları bakışlarla sanki kutsal kabul edildiklerini biliyorlar sanırsınız. Mağrur, gururlu ve onurlu… Bu sözün sonu nereye gidecek ben de merak etmeye başladım. Boşuna dememişler “Hindistan adama kıblesini şaşırtır”

Kerpetenleri, makasları ve takma diş kalıpları ellerinde, her hangi bir direğin dibine tezgâh açmış dişçileri veya berberleri ortalık yerlerde görebilirsiniz. Hijyen mi? Bu soruyu duymamış olayım. Bu soru Hindistan gerçeğinden hiçbir şey anlamayanların soracağı sorudur. Bu coğrafya bu soruları soranlar için değildir ve onları hemen dışına atar. Hintliler bu soruları soranlarla asla muhatap olmazlar.

Hindistan, dünyanın en gelişmiş uygarlıklarından birinin beşiği aslında. Değişik ırk, kültür ve dinlerin bir arada yaşamaya çalıştığı bir mozaik görüntüsünde. Tarihi özelliklerinin yanı sıra Hindistan, bütün dünyada tanınan, bilinen birçok inanç sisteminin yani dinlerin de beşiği. Ortaya çıktıkları tarih sırasıyla, Vedaizm, Brahmanizm, Hinduizm, Jainizm, Budizm ve Sikh dini bunların en önemlileri. Hinduizm, bilinen en eski organize dinlerden biri olmasının yanı sıra en değişik ve en karmaşık dinlerden biri. Milyonlarca tanrısı olduğundan Hinduların çok çeşitli inançları ve birçok farklı mezhebi var. Hinduizm, daha çok Hindistan ve Nepal’da yoğunlaşmış 900 Milyondan fazla inananı ile dünyanın üçüncü en büyük dini. Hinduizm’in ana metinleri, Veda, Upanişad, Mahabharata ve Ramayana’dır. Bu yazılar, ilahiler, büyüler, felsefeler, ritüeller, şiirler ve öyküler içeriyor ve Hinduizm öğretisi işte bunları temel alıyor.

Hinduizm; sözde 330 milyon tanrıyı kabul eden çok tanrılı bir din olarak anlaşıldığı halde hepsinin üzerinde olan tek bir “Tanrısı” vardır ki bu Tanrı Brahma’dır. Brahma, evrenin bütününde gerçeğin ve varoluşun her kısmında var olduğuna inanılan varlıktır.  “Brahma, Yaratıcı” ” Vişnu, Koruyucu” “Şiva,  yok edici” olmak üzere üç farklı biçimde var olduğuna inanılıyor. Hinduizm; yaklaşık dünya nüfusunun %12 ‘ sini oluşturuyor. Ari ırkın üstünlüğü, kast sistemi, sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların karışımı özel bir inanç sistemi.

Hinduizm’in bir kurucusu, peygamberi ve kurallarının yazılı olduğu bir kutsal kitabı yok. Hinduizm’de Tanrı sayısı ise akıl almaz derecede çok. Dünyayı Tanrı Brahma’nın meydana getirdiğine inanılıyor. Tanrı Şiva ve Vişnu Brahma’dan sonra geliyor. Hinduizm inananları için Himalaya Dağları, Ganj ve Ganj’ı besleyen Yamuna Nehri kutsal. Hindulara göre bütün bunlar tek olan Brahman’ın tezahürleri. Neredeyse tüm tapınaklarda göreceğiniz “Gamalı Haç” olarak bildiğimiz Svastika haçının aslında Hinduizm için önemli bir simge olduğunu belirtmeliyim. Svastika haçının kolları sağa açılıyorsa Evrenin döngüsünü, sola açılıyorsa dünyanın döngüsünü temsil ediyor.

Hindistan’ın tarihine de kısaca bir göz atmak gerekirse; 1398 yılında Timur’un ordularının Semerkant üzerinden Delhi’ye gelmelerine kadar Delhi’de birçok Sultanlık kurulur yıkılır. 1500 yıllarına kadar bölgeyi elinde tutan Timur, daha sonra Babür Şah yönetimindeki ordulara yenilince Hindistan’da Moğol dönemi başlar. Moğol hükümdarlarının yönetimde oldukları dönemde Hindistan’da tam bir altın çağ yaşanır. Kültüre ve özellikle mimariye önem vererek Hindistan’da büyük eserler yaratırlar. Babür Şah, Hümayun Şah, Ekber Şah, Cihangir Şah ve Şah Cihan gibi adı bu gün bile anılan önemli Hükümdarların izleri hala hissediliyor.

Avrupa’dan Hindistan’a gelen ilk işgalciler olan Portekizliler, 1498’de Vasco da Gama komutasında Ümit Burnu’nu dolaşarak bugünkü Kerala eyaleti sahillerine ulaşır. Bu yolun keşfi Portekizlilerin Hindistan ticaretini ele geçirmelerini sağlar. Portekizliler, İngilizlerin Hindistan’dan ayrılmasından 14 yıl sonrasına yani 1961 yılına kadar burada sömürgeciliklerini sürdürürler.

Hindistan’daki ilk sömürge yönetimini İngiliz’ler 1612 yılında bir ticaret merkezi kurarak başlatırlar. 1600 yılında Kraliçe I. Elizabeth bir Londra ticaret şirketine, İngiltere ile Hindistan arasındaki ticaret ilişkileri tekelini verir. İngilizler Hindistan’la olan ilişkilerini 250 yıl süreyle bu şirketin devamı olan British East India Company aracılığıyla sürdürürler.

İngilizlerin düzenli, disiplinli orduları ve yetenekli politik danışmanları vardır. “Böl ve yönet” politikasını çok güzel uygularlar. Çeşitli bölgesel prenslikleri kendi uyduları halinde tutmayı ve istedikleri gibi yönlendirmeyi uzun süre başarırlar. 1857 yılında ilk tepkiler ortaya çıkmaya başlar. Bu olaylar sırasında kitle katliamları ve linçler yaşanır, binlerce insan ölür. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır!

Gözler ve kulaklar Türkiye’nin ve Atatürk’ün yarattığı mucize savaştadır. Mustafa Kemal’in anti-emperyalist ideali ve kurtuluş Savaşı Mahatma Gandi’yi ve Hint direniş hareketini derinden etkiler. 1915’te Güney Afrika’dan dönen Gandi, dünyada gitgide yayılan bağımsızlık hareketlerine baştan beri ilgi duyar. 1919’da İngilizlerin Amritsar’da toplanan silahsız halka ateş açarak katliam yapmaları üzerine direniş hareketini başlatır. Hindistan Federal Cumhuriyeti’ne giden yol açılmıştır artık.

Kast sistemine gelince; Hint toplumundaki kast sisteminin ana kaynaklarından biri Manusmriti isimli kutsal Hint fıkıh kitabıdır. M.Ö II. yy ve M.S III. yy arasında yazıldığı tahmin edilen bu kutsal kitap, toplumda sınıf ayrımının olması gerektiğini emreder. Dindar Hindular kast sisteminin Hindu yaratılış tanrısı Brahma’dan kaynaklandığına inanır. Kastlar arasındaki uçurum o kadar büyüktür ki, kişilerin kendi kastları dışından biriyle evlenmeleri yasaktır. Farklı kastlardan kişiler birbirlerine misafirliğe gidemezler, birbirlerinden yiyecek ve içecek bile kabul etmezler hatta birbirlerine dokunmazlar. Eğer başka kastlardan insanlar ile etkileşime girerlerse kirlendiklerini düşünüp bir arınma törenine girerek cezasını öderler hatta kendi kastları tarafından dışlanırlar.

Bu sistem üst sınıflara daima ayrıcalıklar tanır ve üst kastın alt kasttan insanı küçük görmesine, ona baskı uygulamasına sebep olur. Hindistan’da kast sistemi içinde 4 farklı sınıf vardır. Bu 4 kast ayrıca yaklaşık 3000 alt kasta bölünmüştür. Oldukça ayrımcı, ırkçı olarak nitelendirilebilecek bu kast sistemindeki sosyal sınıflar şöyle sıralanıyor.

En üst kast, Brahmin Sınıfı; Rahiplik hizmetlerini ve dini liderliği yürütürler ve yöneticilere danışmanlık yaparlar. Askerlerin mensup olduğu kast Kşatriya Sınıfı Bu sınıfa mensup kişilerin fiziksel güç, sağlamlık, cesaret, strateji ve savaş sanatını bilme özelliklerine sahip olması gerekir. Bu savaşçı sınıfın görevleri arasında ülkeyi dış saldırılardan ve iç kavgalardan korumak vardır.Üçüncü sırada Vaişya Sınıfı denilen, çiftçilerin ve tüccarların mensubu olduğu kast vardır. Bu sınıf toplumun bolluk içinde yaşaması için üretimde ve ticarette uzman olmalıdır. Dört kast içinde en alt kast olan Şudra Sınıfı İşçiler ve hizmetçilerden oluşmakta.

Bu kast sisteminin dışında bir sınıf daha var ki, onlara Dalit ya da Dokunulmazlar Sınıfı deniliyor. Yukarıdaki 4 kasttan birine mensup olmayan, tabiri caizse toplumda insan yerine koyulmayan sosyal sınıftır. En alt tabakadır ve toplumun dışladığı kişilerden oluşmaktadır. Kast sistemindeki hiç kimsenin muhatap olmadığı, Hindistan’da en ağır şartlarda yaşayan ve en kötü işleri yapan sınıftır. Dinen kirli kabul edilen tüm işleri Dalitler yapar. Çöp toplama, lağım temizleme, sokak süpürme ve ölü yakma onların işidir.

Maalesef kadınların durumu da pek iç açıcı değil Hindistan’da. Her ne kadar oraya biz medeniyet götürdük diyen İngilizlere kızıp, inanmasak da “Sati” denilen uygulamayı öğrendikten sonra neredeyse iyi ki Hindistan’a gelmişler, gelmişler de bu saçmalığa bir son vermişler diyeceğim. Sati; Eşi ölen kadın onurunu korumak amacıyla kendini diri diri kocasıyla birlikte yaktırmasına deniliyor. Ölen kocadan sonraya kalmak büyük bir ayıp ve onursuzluktu. Toplum baskısı bunu ister istemez zorunlu olarak yaptırıyordu. Yaşlı adamlarla evli genç kadınların durumunu düşünürsek durumun korkunçluğunu daha iyi anlarız. Toplumun muhafazakâr ve geleneksel kesiminde kadın, erkeklerle kıyaslandığında adeta bir köle gibi görülüyor. En doğal haklarını bile kullanmaktan menedilmiş. Gelenekler nedeniyle şiddet,  baskı ve her türlü aşağılama sözde(!) kutsal bir kılıfta insanlara telkin ediliyor. Bu nedenle de Hindular kadınlara zulmetmeyi,  onları hor görmeyi ve aşağılamayı kendilerince bir ibadet olarak görüyorlar.

Hindu dininde kadının konumu Hindu Fıkhının temelini oluşturan Manu Kanunnamelerinde şöyle belirtiliyor; Bir iradesizlik çıkmazı, ahlaki fesat çıkmazı, yangınlar topluluğu, “gözler kapısını” insana kapatan engel, cehennem ateşinin ağzı, yalan çiçeklerin sepeti,  zehirli sırrın iksiri,  insanları değersiz dünyaya bağlayan zincir ya da tek bir kelimeyle KADIN!

Yine Manu’da kadınlardan “köpek pişiriciler” olarak söz ediliyor. Bu Kanunnamede yer alan emirlere göre kadınların mülk edinme hakları yok. Kadın her türlü işte çalışıp para kazanabilir. Ama tüm kazandıkları babasına, eşine ya da dul ise oğluna aittir. Kadının tek başına,  bağımsız bir şekilde bir karar vermesi yasaktır. Böyle bir hak arayışı dahi yasaklanmıştır. Boşanma hakkı sadece erkektedir. Kadın ne tür bir zulme,  baskıya,  şiddete maruz kalırsa kalsın eşinden boşanamaz. Her halükârda eşine itaat etmelidir.

Kast ayırmaksızın,  tüm kadınların, eğitim için kullanılan temel kitapların büyük bir bölümünü okumaları yasaktır. Kadınlar aynı zamanda Hindu yazılı metinlerini,  özellikle de Vedaları,  okuyamazlar ve öğrenemezler. Bu katı ve insanlık dışı kuralların biraz hafifletilmesine ve bütün bu olumsuzlukların önüne geçilmesine sebep işte bu sömürgeci İngilizlerdir.

315 Farklı dil, 315 farklı etnisite yani 315 farklı millet var Hindistan’da. Neredeyse her 3 kişiden 2 si okuma yazma bilmeyen halkın çoğu İngilizce biliyor.  Hintliler birbirlerini Namaste diyerek selamlıyor. “Namo” saygı, “Aste” ise göstermek anlamı taşıyor.

Bu kadar genel bilgiden sonra yolumuza devam edelim. Pırıl pırıl bir Jaipur sabahına uyanıyoruz. Güneşin parlaklığı ve 24 derece hava sıcaklığı keyfimize keyif katıyor.  Jaipur programımızda Amber Fort denilen Amber Kalesi var. Hawa mahal’in önünde birkaç dakika fotoğraf molası verip, yol kenarında ki kobra yılanı oynatıcısının fotoğraflarını çekiyoruz.

Eğlenceli bir fil yolculuğuyla Amber Fort fethedilip, muhteşem manzaralar eşliğinde fotoğraflar çekildikten sonra diğer sarayları ziyaret ediyoruz. Man sagar gölünün ortasında bulunan Jal Mahal sarayını uzaktan fotoğraflayıp, göl kenarında Hindistan cevizi suyu içiyoruz. Devrinin önemli rasathanelerinden olan Jantar Mantar’da burçlar ve yıldızlar üzerine doktora yapıp, birkaç milyon fotoğraf çektikten sonra Jaipur şehir sarayında alıyoruz soluğu.

Yavaş yavaş alışmaya başladığımızı hissediyorum bu “işleyen anarşiye”. Hindistan ile ilgili okuduğum yazılardan birinden aklımda kalmış bu ifade.” İşleyen Anarşi” Gerçekten Hindistan’ı en güzel ifade edebilecek bir tanım bu! 24 adet resmi dili var Hindistan’ın. En yaygın kullanılanları Tamil, Malayalam, Hindi, İngilizce, Telugu, Urdu ve Oria dilleri. Bizim gezdiğimiz Uttar Pradeş, Rajastan ve Delhi eyaletlerinde konuşulan dil ise Rajastani.

Yaşamın bize sunduğu bu günden “nafakamızı” almış olarak, mutlu bir şekilde günü bitiriyoruz. Gölgeler yok olurken otele dönüyor, ertesi gün gideceğimiz, yıllarca hayallerimizi süsleyen Taj Mahal’i görecek olmanın sevinciyle yataklarımızda kayboluyoruz. Türkiye ile arasındaki 2,5 saatlik farkı unuttuk artık. Vücut saatlerimiz de buraya alıştı. Rehberimiz ve liderimiz günleri uzatmak, daha çok yer görmek amacıyla günü oldukça erken başlatıyor. Henüz Kargalar kahvaltıya oturmuşken biz yola revan oluyoruz. Bu günkü hedefimiz Agra! 240 km. yol alınacak ve önce Agra Kalesi ardından da Taj Mahal ziyaret edilecek. Nerdeyse 6 saat sürüyor yolculuğumuz. Tuğla kırmızısı Agra kalesinin önünde oldukça kalabalık seyyar satıcı ve dilenci ordusu karşılıyor bizi. Kale, muhteşem bir kale! Bu yıl görme fırsatı bulduğum İskoçya’daki Edinburgh kalesi ile yarışır. Bakımlı, temiz ve iyi korunmuş. Red Fort yani Kızıl Kale olarak da bilinen bu kalenin kırmızı rengini görür görmez kızıl kum taşından yapıldığını anlıyorsunuz. Divan-ı Aam, Divan-ı Has, mescit, avlular, bahçe düzenlemeleri, tipik Moğol tarzı saray ve kalelerinden birindeyiz.

Yapımına 1565 yılında Ekber Şah tarafından başlanan bu güzel yapı Şah Cihan tarafından bitirilmiş. “iyi ki Moğollar bir dönem burada hüküm sürmüşler ve iyi ki Şah Cihan gibi bir hükümdarları varmış”  diye düşünüyor insan. Kayda değer tüm turistik noktalara Moğol eli değdiğini görüyorsunuz.

Bir de hazin hikâyesi var kalenin. Rivayete göre oğlunun doğum haberini aldığında sevinçten bu kaleyi ve içindeki sarayı yaptıran Şah Cihan çok para harcıyor diye yine aynı oğlu tarafından Agra Kalesi’ne kapatılıyor. Doğumuna çok sevindiği biricik oğlu tarafından ölümüne kadar geçecek yedi yıl boyunca bu Sekizgen Kule’ye hapsediliyor.

Agra kalesinden çıkıp, Taj Mahal’e yöneliyoruz. Otobüsten indikten sonra 1 km. ilerdeki girişe gitmek üzere akülü mini trenlere bindiriliyoruz. Taj Mahal’in çevresi öyle korunuyor ki dışarıdan görmek neredeyse imkânsız. Güvenlik had safhada! Dev bahçe kapısının önüne geldiğimizde sahiden bir heyecan kaplıyor içimi. Yıllarca görebilmeyi dilediğim ve umduğum yapının önündeydim. Aynı duyguyu Kuzey kutbunda Aurora Borealis seyrederken yaşadığımı hatırlıyorum. Tek kelimeyle muhteşem bir yapı!

Taj Mahal, islâm türbe mimarisinin en önemli eserlerinden birisi. Babür İmparatorluğu 5. hükümdarı Şah Cihan’ın, on dördüncü çocuğuna hamile olan eşi Mümtaz Mahal’in çocuğun doğumu sırasında ölmesi üzerine bu türbeyi yaptırıyor ve sevgili karısını orada toprağa veriyor. Daha sonra kendisi de öldüğünde eşi Mümtaz Mahal’in yanına defnediliyor. Şimdi ebedi istirahatgâhlarında yan yana yatıyorlar.

Bu muhteşem yapı, Şah Cihan’ın hâkimiyeti süresinde en parlak dönemini yaşayan Bâbürlüler’in güç ve kudretini temsil ediyor. Aynı zamanda Şah Cihan ile eşi “Sarayın sevgili süsü” anlamına gelen adıyla ünlü Mümtaz Mahal arasındaki sevginin de sembolü sayılıyor. UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alan Taj Mahal’i yılda yaklaşık 3 milyon kişi ziyaret ediyor.

İlk şaşkınlığım geçer geçmez kendime sakin bir yer arıyorum. Hiçbir şey yapmadan uzun süre bu güzel yapıyı seyrediyor ve gezi tutkunu biri için ifade ettiklerini düşünüyorum. Güneş yavaş yavaş gökyüzünü kırmızıya boyayarak Yamuna nehrinin arkasında batıyor. Ortalık bir stüdyoya dönüşüyor. Taj Mahal’in beyazı, gökyüzünün kırmızısı ve mavisi ile dans ediyor adeta.

Yorgunluktan da olabilir ama bence daha çok Taj Mahal’in heybetinden olsa gerek dönüş yolunda kimsenin sesi çıkmıyor. Yarın yapacağımız tren yolculuğunun merak ve bilinmezliği ile erken denilebilecek bir saatte günü bitiriyoruz.

Sabah 08.10 da kalkan Agra- Jhansi treninde gözümüzü açıyoruz. Agra istasyonunun renk cümbüşü beklediğimiz süreyi keyifli bir hale getirmesinin yanı sıra, insanları biraz daha yakından görmenin fırsatını da sağlıyor. Gayet keyifli ve konforlu geçen bir yolculuğun ardından Jhansi tren istasyonunda bizi karşılayan yerel rehber ile hemen yeni otobüsümüze doluşup Ünlü Khajuraho’ya doğru yola çıkıyoruz. Khajuraho yoğun bir program ve biraz koşturmaca ile geçiyor. Orchha, Raj Mahal, Rani-ka Mahal, Orchha Jehangir Mahal, Rai Praveen Mahal ziyaret ediyor ve kapağı otele atıyoruz. Ertesi gün de gideceğimiz bir sürü tapınak var ve saat 15.15 te ki Varanasi uçağına yetişeceğiz. Sırasıyla; Oyma ve kabartmalarına hayran olduğumuz Devi Jagdamba ve Parsvanath tapınakları ile Lakshamana, Vishva, Chaturbhuj ve Nandi tapınakları unutulmaz görüntüler sunuyor biz ziyaretçilerine! Özellikle Lakshamana tapınağındaki kamasutra kabartmalarının özel ilgi(!) gördüğünü belirtmeden geçemeyeceğim.

Küçük, şirin ve paranoya ölçüsünde korunan Khajuraho havaalanından Varanasi’ye doğru yükselen uçağımız saat 16.00 civarında Varanasi’ye iniyor. Doğruca otele gidip, biraz dinlendikten sonra iki kişinin oturabildiği Rikşa denilen bisiklet taksilerle Ganj kıyısındaki ayine yetişmeye çalışıyoruz. Otelin hemen yakınlarından herkese yetecek rikşalar kiralayıp, yola çıkıyoruz. Zayıf ve çelimsiz rikşa sürücüsü pedala bastıkça yüreğimiz daralıyor. Taşıdığı iki kişi yani bizler ve bir o kadar ağır rikşa denilen bisikletin yükü sürücünün çöp gibi ince bacaklarına binmiş vaziyette.

İnanılmaz bir karmaşanın içine düşüyoruz. Toz, duman, korna sesleri, kamyonetler, arabalar, mopetler, rikşalar, bisikletler, inekler, domuzlar, köpekler ve başıboş insanlar, seyyar satıcılar. Gürültü aklımızı başımızdan alıyor. On beş dakikalık bir hengâmeden sonra gideceğimiz yere varıyoruz. Hintlilerin Ganga dediği Ganj nehrinin kıyısında bir renk cümbüşünün tam içine düşüyoruz. Aarti seremonisi izleyeceğiz. Biraz geç kalmış gibiyiz! Saat 18.00 de başlayacağı söyleniyordu. Eğimli bir meydanın nehre yakın olan alt tarafında kurulu sahnede din adamları ilahiler söylüyor, tütsüler yakıyorlar. Bölgenin adı Dashaswamedh ghat, Yüzlerce insan huşu içinde onları dinliyor. Her türden insan var meydanda. Nehrin üstünde içleri insan dolu onlarca tekne ayini izlemeye gelen insanlarla dolu. Turistler, yerli halk, yüzlerini rengârenk boyamış hacı adayları, gurular, satıcılar,  insanlar… İnsanlar.

Varanasi, Hinduizm’in inananları tarafından hacı olunabilecek en önemli merkez. Adeta kutsal bir şehir! Bütün koyu dindarlar buraya gelip, burada ölmek istiyor. Burada ölen Nirvana’ya ulaşıyor ve Karma döngüsünden kurtuluyor. İsmini Varuna ve Assi nehirlerinden alan Varanasi, Ganj nehrinin kenarına kurulu. İpeğiyle ünlü olduğu için ipek şehri olarak anılıyor. Tanrı Shiva’nın kurduğuna inanılan şehrin eski adı Kashi! Kelime anlamı “Işığın şehri”. Efsaneye göre Varanasi Şiva’nın mızrağının ucundaki şehir. Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Varanasi’ye her yerden yoga, meditasyon ve ayurveda eğitimi almak için akın akın insan geliyor.

4 milyon nüfusu var. Yüzde altmış beşi Hindu, Yüzde yirmisi Müslüman, geri kalanlar ise Budist, Jain ve Hıristiyan. Şehrin en önemli ürünü ipek kumaş! Genç kızları Varanasi gelinlikleriyle evlendirmek bir saygınlık göstergesi. Hinduların kutsal ateşinin burada olduğuna inanıyorlar. Varanasi’nin en büyük gelir kaynağı “DİN”. Her yıl milyonlarca insan dini ritüeller için geliyor. Kutsal ateş ile yakılmak isteyen Hindular, dullar, ölümü bekleyen yaşlılar, hacılar ve Budizm’in doğduğu topraklara yakınlığı nedeniyle Budistler yoğun ilgi gösteriyor.

Ganj nehrine gelince; Kutsal kabul edilen nehir adını tanrıça Ganga’dan alıyor. Geçtiği her yere hayat veren Ganj, Tanrıça Ganga’nın bir sureti olarak kabul ediliyor. Nehrin, Hinduları tüm günah ve kötülüklerden arındırdığına, ölmeden önce Ganj Nehrinin suyu içilmezse hayatın tamamlanmadığına inanılıyor. Bu nedenle herkesin evinde ölmeden önce bir yudum içilsin diye Ganj Nehrinin suyu bulunduruluyor.  Tıpkı Müslümanların zemzem suyu gibi!

Aarti seremonisi yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Aynı yolu yine Rikşalara doluşup aynı macera ile otele dönüyoruz. Akşam yemeğinden sonra, sabah erkenden gideceğimiz Ganj kenarındaki ölü yakma töreni ve sabah ayini için odalarımıza çekiliyoruz. Galiba beklediğimiz Hindistan ile yüz yüze geldik diye düşünüyorum. Günlük notlarımı yazıp, yatağa teslim oluyorum.

Sabah 05.30 da otobüse doluşup Ganj nehri kenarında bizi bekleyen tekneye biniyoruz. Güneş daha doğmamış, hafif bir serinlik var. Nehrin kenarında bazı noktalardan dumanlar yükseliyor. Ölü yakılacak alanlar olmalı, hazırlık yapıyorlar herhalde diye düşünüyorum.

Şehrin tüm lağımı, sanayi atıkları ve çöpler nehre akıyor, ama buna rağmen nehirden gelen pis koku yok. Ne kadar kirli olursa olsun Hinduların kutsal olduğuna inandıkları bu suda arınma ritüelleri gereği kimi elbiseyle, kimi iç çamaşırıyla rahatlıkla girip yıkanıyorlar hatta içiyorlar.

Dashaswameth ghat sabahın bu saatinde bile bayağı kalabalık. Yer yer çamaşır yıkayan insanlar görüyoruz, rehberimiz bunların para ile tutulan çamaşır yıkayıcısı olduklarını söylüyor. Bazı otellerin çarşafları da buralarda yıkanıp, kuruması için yerlere seriliyor. Nehir boyunca oluşan kalabalık giderek artıyor. Turistler, yerliler, kendini dünya nimetlerinden soyutlamış Sadhular, sokak satıcıları, dilenciler, çocuklar, köpekler, inekler, keçiler nehir kenarında kendilerine göre bir yer tutmuşlar.

Keçilerin ne işi var diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Keçiler, cenazelerin yakılmadan önce süslendiği çiçekleri yemek için bekleşiyorlar. Teknemiz bir kaç Ghat’ın daha önünden daha geçiyor. Hummalı bir çalışma var. Ölü yakma deyip geçmemeli. Bir ceset için 350-400 kg. odun gerekiyor ve yaklaşık 1000 Dolar civarında masrafı var. Rehberimiz, aslında belediyenin yeni bir krematoryum (Cenaze yakma yeri)  yaptığını ve cenazeleri 1 Dolara yaktığını anlatıyor. Ancak Krematoryumda yakma işlemi elektrikle yapıldığı için din dışı sayıldığından kimse gitmiyor.

Güneşin doğmasını bekliyoruz. Güneşin doğuşuyla birlikte herkes için hazırlanmış “Diya”larımızı (çiçekler ile süslü mum) yakıyor ve iyi dileklerle Ganj’ın sularına bırakıyoruz. Suya bıraktığım kendi Diya’mın ardından bakarken. İnsanoğlu nelerden umutlanıyor ve nelerden yardım bekliyor diye düşünmeden edemiyorum. Herkesin aynı anda diyalarını bırakması su üzerinde güzel görüntülere neden oluyor. Nehrin karşı kıyısını da gördükten sonra yavaş yavaş dönüşe geçiyoruz.

Görünen o ki; 2000’den fazla tapınağı olan Varanasi şehrinin bu kadar turist çekmesinin en büyük nedeni ölü yakma törenlerini izleme merakı. Birçok Hindu ölmeden önce Varanasi’ye gelip burada ölmeyi ve yakılıp küllerinin Ganj’a atılmasını bekliyorlar. Adeta bir fil mezarlığı gibi! Gelgelelim Hinduizm’de öyle her isteyen yakılmıyor. Günahsız kabul edilenler, Yılan sokanlar, Hamileler, 12 yaşın altındaki çocuklar, Cüzzamlılar ve din adamları yakılmıyor. Yakılmayanlar ayaklarına taş bağlanarak Ganj Nehrine atılıyor.


Ölü yakma töreninin fotoğraflanması yasak! Ölü yakılan alanlara kadın almıyorlar. O kadar çok ölü yakılıyor ki bazı ghat’larda 3000 yıldır ateşin sönmediği söyleniyor. Cenaze bir sedye üzerinde 4 kişinin omzunda yakılacağı krematoryuma getiriliyor. Cenaze önce 5 kez nehre sokulup çıkarılıyor. Ölen kişi ya da ailesi varlıklı ise yakma işlemi sandal ağacı ile yapılıyor. Odunlar kantarda tartılıp öyle satın alınıyor. Kütüklerin altına ya da ölünün üzerine yanıcı yağlar konulup sonra kütüklere yerleştiriliyor ardından hoş kokması için ölünün üzerine bol miktarda tütsü atılıyor. Erkekler yüzleri yukarı, kadınlar ise yüzleri aşağı şekilde ve yüz açık durumda yakılıyorlar. Yakma görevi ise ölenin oğluna, oğlu yoksa yakın akrabasına veriliyor.

Otele dönmek için yaklaşık 1 km yürümemiz gerekiyor. Daracık, izbe, çöp içinde kaybolmuş pis kokulu sokaklardan geçiyoruz. Her delikte(!) birileri yaşıyor. Korku filmi gibi! İnsanlar adeta hamamböceği gibi yaşıyor, inanılır gibi değil. Aylardır akarsu görmediğine emin olduğum bir sürü insana rastlıyoruz. Üstte yok, başta yok, insani hiçbir ihtiyacını karşılayabilecekleri olanak yok… Yok, yok, yok!

Kahvaltıya yetişiyoruz. Bütün bu görüntülerin üstüne gelin de kahvaltı yapın. O insanların yokluğunu mu düşünürsünüz, yoksa çalışanların işten sonra o mahallelerde yaşadığını bilerek hijyen sorununu mu düşünürsünüz?

Günün kalan kısmında Banaras (Varanasi) Hindu üniversitesi, Thai Budist tapınağı ve Varanasi’nin 13 km kuzeydoğusunda bulunan Buda’nın Dharma’yı ilk defa öğretmeye başladığı ve ruhani Budist topluluğunun oluşmaya başladığı Sarnath’a gideceğiz. Ve tabii ki ipek satılan mağazalar atlanmayacak. Bütün gün gezilebilecek yerleri gezdikten sonra yorgun argın otelimize dönüyoruz. Çok fazla oyalanmadan valizlerimizi alıp, Varanasi havaalanına doğru yola koyuluyoruz. Son durağımız Yeni Delhi’ye gideceğiz. Uçağımız 16.50 de kalkıp, 18.30 da Delhi Uluslararası havaalanına iniyor. Otelimiz havaalanına oldukça yakın. Akşamımızı yemek sonrası otelin barında sohbet ile geçiriyoruz.

Grubumuzun güzel hanımefendileri alışveriş hasretiyle yanarken, biz erkeklere her türlü baskıyı yapmakta kararlılar. Liderimiz “Sakin güç” Kadir bey daha fazla dayanamayıp ertesi günü, alkışlar arasında alışveriş günü ilan ediyor. Ama yarım gün!

Kalan saatlerde ise gezilecek Rajghat, Hümayun’un mezarı, Jama camii ve Kızıl kale var. Mahatma Gandhi’nin mezarının olduğu Rajghat’ın önünden geçerek Hümayun’un mezardan daha çok bir saray görüntüsündeki türbesine gidiyoruz. Bütün hanedanın gömülü olduğu türbe muhteşem bir saray görünümünde! Tam adı, Nasireddin Muhammed Hümayun Şah olan Babür İmparatorluğu’nun ikinci hükümdarı Hümayun Şah, bütün hanedan mensuplarının gömülebileceği bu türbeyi yaptırıyor. Ayrı ayrı girişi olan 100 adet mezar bölümü var. Bütün cepheleri Hz. Süleyman’ın Mührü (Davut yıldızı) ile süslü türbe herkeste hayranlık uyandırıyor.

Cuma namazı kılınacak bahanesiyle kapıdaki değnekçinin azizliğine uğrayıp, Jama Camiine giremeyince birkaç saat sonra buluşmak üzere izin çıkıyor ve herkes coşkuyla bir yana dağılıyor. Tahtakale’nin yüz yıl önceki haline benzer bir çarşıda, milyonlarca kablonun sere serpe asıldığı, daracık sokaklarında kayboluyoruz. Saatler sonra herkes elleri dolu, cepler hafiflemiş, yüzlerde müstehzi bir gülümseme ile yorgun argın ama mutlu bir şekilde buluşma yerine geliyorlar. Otobüse doluşup, bütün yol boyunca alınanları tartışarak otele dönüyoruz.

Ertesi sabah tesadüfen rastladığımız bir askeri törenden sonra, Parlamento binasını, İndian Gate’i ve Başkanlık sarayını uzaktan görüp, gururla “Mustafa Kemal Atatürk caddesinin” tabelası önünde fotoğraflar çekiyor, Qutub Minar’a ve Bahaîlere ait dünyadaki 7 mabetten biri olan Lotus tapınağına gidiyoruz.

Qutb Minar; 13.yüzyılda inşa edilmiş bir zafer anıtı aslında. 72,5 metre yüksekliği olan bu minare Hint-İslam mimarisinin başyapıtlarından kabul ediliyor.  14. yüzyıla kadar Hindistan’ın en yüksek yapısı olan minare, Taj Mahal’in yapılması ile ikinci sıraya düşüyor. Qutb Minar, Delhi’yi fetheden Kutbiddin Aybek tarafından, İslâmiyet’in Hindistan’da kazandığı zaferin sembolü olarak yapılıyor.

Dünyanın en önemli 50 yapısından biri olan Lotus tapınağı ise bir Bahaî Tapınağı. Daha önce Hayfa ve Frankfurt’ta da gördüğüm gibi Bahaî Tapınakları her dinden kimsenin sessiz olmak koşuluyla bildikleri şekilde ibadet edebilecekleri mekânlar olarak biliniyor. Bu Tapınak Hindistan ve civarındaki ülkelerde yaşayan Bahaî inancına sahip kişiler için en önemli yapı olmasının yanı sıra bölgenin de Bahailik merkezi olduğunu öğreniyoruz. Hava kararmaya yüz tutuyor. Her yıl 4 Milyona yakın kişinin ziyaret ettiği Lotus tapınağını arkamızda bırakıp otele dönüyoruz.

Günlerimiz azalıyor, Bu günden sonra sadece bir günümüz kaldı. Hepimiz yavaş yavaş dönüş havasına girdik. Sabah kahvaltı sonrası yine otobüsümüzle yola koyuluyor ve öve öve bitiremedikleri Swaminarayan Akshardam isimli ve inşasına milyar dolarlar harcandığı söylenen tapınağa gidiyoruz. Had safhadaki sıkı güvenlik önlemleri nedeniyle cep telefonları dâhil olmak üzere kamera, fotoğraf makinesi gibi eşyalarımızı içeri sokmuyorlar. Yedek pil, flash bellek, kalem, defter vs. her şey yasak. Ayakkabılarımızı da emanete teslim ettikten sonra içeri girebiliyoruz. Mermeri adeta bir dantel gibi, oya gibi işlemişler, oyma ve kabartmalara hayran kalıyoruz.

Sırada Ulusal müze var. Ancak bazılarımız eksik kalan alışverişlerini tamamlamak istiyor. İkiye bölünüyor, müze isteyenler müzeye, alışveriş isteyenler alışverişe gidiyor. Ben müzeye gidenler arasında olanlardan biri olarak, müzeye gelmeyenlerin hiçbir şey kaybetmediklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten yarısı kapalı olan müze bakımsızlığı ve küçüklüğü nedeniyle övgüyü hak etmiyor. Günü kalan bölümünü çarşı pazar gezen arkadaşlarımızla buluşup, etrafı gözlemleyerek, fotoğraflar çekerek tamamlıyoruz.

Ertesi gün merakla beklediğimiz; Hint kültürünün bir çeşit Hıdrellezi olan, baharın gelişinin müjdecisi Holly festivalinin kutlamalarına katılacağız. Bu bayramın diğer bir adı da “Renkler Festivali”.

Hint mitolojisine göre kötülüklerin kralı Hiranyakaşipu, Hindu tanrısı Brahma tarafından ölümsüzlükle ödüllendirilir. Zamanla küstah ve kibirli biri olmaya başlayan Hiranyakaşipu, herkesin sadece ona itaat etmesini ister. Ancak oğlu Prablah, babasına karşı çıkar ve ona itaat etmeyi reddeder. Hiranyakaşipu birçok defa oğlu Prablah’ı öldürmeye çalışır ama her seferinde diğer tanrı Vishnu, onu kurtarır.

En sonunda Hiranyakaşipu, Prablah’ı kız kardeşinin kucağında uyurken yakmayı planlar. Ancak kız kardeşi Holika’nın üzerindeki şal ateşte yanmamaktadır. Holika, kendi hayatını tehlikeye atıp kardeşi Prablah’ı kurtarmak için şalını üzerinden çıkarıp ona verir. Prablah kurtulur fakat Holika orada ölür. Hindu tanrısı Vishnu bunun üzerine Hiranyakaşipu’yu öldürerek yerine oğlunu getirir. İyinin kötüye karşı zaferini simgeleyen Holika’dan esinlenilerek Holi adı verilen bu festival, her yıl baharın gelişinde dolunay zamanı kutlanıyor.

Festivalin bu boyalı geleneği ise yine tanrılar arasında geçen bir Mite dayanıyor. Mitolojiye göre, Hint tanrısı Lord Krishna arkadaşı Radha’yı kıskanmaktadır. Kendisi koyu renkli bir tene sahipken Radha’nın teni rengârenktir. Küçük Krishna, doğanın bu adaletsizliği karşısında annesi Yashoda’ya dert yanar. Annesi oğlu Krishna’nın gönlünü almak için yüzünü Radha’nınki gibi kendi seçtiği renklerde boyamayı teklif eder. Krishna bu teklifi kabul eder ve sevinçle yüzünü boyar. Daha sonraları bu boyama gelenek haline gelir ve renklere anlamlar yüklenir. Buna göre; Kırmızı: Masumiyeti, Yeşil: Canlılık ve enerjiyi, Mavi: Sakinliği, Ağırbaşlılığı, Sarı ise Dindarlığı ifade ediyor.

Otelin önünden bindiğimiz otobüsümüz bir kültür merkezinin önünde duruyor. Herkes heyecanlı ve meraklı! Önce bizi bir tiyatro salonuna alıyorlar. Müzikle ve danslarla süslenmiş bir oyun seyrediyoruz. Sonra büyük bir alana çıkıyoruz. Bizim gibi başka ziyaretçiler de geliyor ve müzik başlıyor. Herkes birbirine toz boya atıyor, neşeyle dans ediyor ve eğleniyor.

Kısa bir sürede herkes rengârenk boyanmış bir halde dans ediyor. Kalabalığa biraz önce tiyatro gösterisi yapan dansçılar da katılıyor. Arada yemek molası veriliyor. Açık büfeden yemeğini alan bir köşeye çekilip yemeğini yiyor ve kısa bir süre sonra dans yeniden başlıyor. “Kirlenmek güzeldir” diye başlayan reklam filmi geliyor aklıma. Herkes mutlu görünüyor, kahkahalar alanı çınlatıyor.

Seyahatin son günündeyiz. Hatta son birkaç saat diyebilirim. Gece yarısı havaalanına gidilecek ve eve dönüş başlayacak. Son saatlerimizi boyalarımızı temizlemek, valizlerimizi hazırlamak ve dinlenmekle geçiriyoruz.

İlk kez bir tur firması ile yolculuk yaptım. Yeni insanlar tanıdım, sevgi ve saygıyla geçen on günün sonunda her yaştan yeni arkadaşlarım oldu. Tabii ki onları anmadan bu yazıyı bitirmek doğru olmayacak. Bir Avustralya atasözü; “Bir yolculuğun en iyi ölçüsü kat ettiğin kilometreler değil, yolculuk sırasında edindiğin arkadaşlardır.” diyor.

Liderimiz Kadir ağabeyin sakinliğini ve dostluğunu, Muhittin kardeşimin yardım severliği ile her yere hızır gibi yetişmesini, Ahmet beyin ve Günseli hanımın otobüsün arkasını mesken tutmalarını ve kurabiyelerini, Aysun kardeşimin İngilizceden yaptığı sayısal (!) tercümeleri ve Sih muhabbetlerini, Seher kızımla yaptığımız sabah kahvaltılarımızı, Dilek kızımın kilometreler boyunca dirseklerine sürdüğü kremleri, Mine’nin iyi kalpliliğini ve “maximum” pozlarını, Selvi “Ablamın” alışverişte kayboluşlarını, Hilal’in bitiremediği alışverişlerini ve Ghandi heykelciğini, Selma annenin ve Gülfem kızımın güler yüzlerini, Serpil’in selfi çubuğunu ve Maraş anılarını, Fatma’nın otobüste yaptığı  “Ortaya karışık” kahvaltılarını, Mehtap’ın sunuculuğunu ve bira kardeşliğini, Ayşen’in güler yüzünü ve kahkahalarını aklıma ve gönlüme kazıyarak bitiriyorum bu yolculuğu.

Çok farklı bir kültürde geçen on günün sonundayız.  Bu günden geriye bakınca rahatlıkla “Hindistan, Hayal âleminde bir yolculuktur.” diyebilirim.  Ülke tanıtımlarının birçoğunda “Incredible India” sloganı kullanılıyor.” Incredible” İnanılmaz, olağanüstü, akıl almaz, şaşırtıcı anlamına geliyor. Evet, ben de aynı fikirdeyim! Gerçekten inanılmaz bir ülke burası!

Gezenlere,

gezmek isteyenlere,

gezmesini bilenlere bitmeyen yolculuklar diliyorum.

HİNDİSTAN” için 3 yorum

  • 22 Mart 2017 tarihinde, saat 09:59
    Permalink

    Sevgili Mustafa,
    Muhteşem bir gezinin ardından geriye kalan anılar, bilgiler, keyifli rengarenk gösteriler, kazanılan yeni arkadaşlıklar ve dostluklar.
    INCREDIBLE INDIA hafızamıza kazındı…
    paylaşımın ve bilgiler için çok teşekkürler…
    Sevgiler
    Muhittin

    Yanıtla
  • 24 Mart 2017 tarihinde, saat 11:34
    Permalink

    Sevgili Mustafa bey,
    Hindistan gezisi sonrası derin bilgi ve ilgi içeren blog yazılarınıza ulaştık. Zevkle okuyor ve paylaşıyoruz.
    Bizim beklentilerimiz üzerinde bir gezi oldu. Sizi, Kadir beyi ve Aysun hn tanıdık.
    Sağlık uygun oldukça sizlerin hızlı temponuzda yanınızda olabilmek heyecanını şimdiden yaşıyoruz .
    Emeklerinize ve paylaştığınız yazılar için içten teşekkürler. Sevgiler selamlar
    Günseli Ahmet Gücükoğlu

    Yanıtla
  • 26 Haziran 2017 tarihinde, saat 22:16
    Permalink

    Ben de yazdığın bilgiler ve özellikle şahane fotoğraflar için ” Incredıble Mustafa” derim başka bir şey demem…Teşekkürler.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.